İçeriğe geç

Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar · BİRİNCİ BÂB · ONUNCU FASIL · ÜÇÜNCÜ DEVRE-İ TÂRİHİYYE

Hüseyin Paşa

Ansiklopedi · Amasya Tarihi, 4. Cilt, s. 606–609 • Hazırlayan: Doç. Dr. Hicabi GÜLGEN

Özgün Metin

Amasyalıdır. Bayburdluoğlu Yeğen Osmân Paşa’nın oğlu ve Boyacızâde Veli Paşa’nın hemşirezâdesidir. 1099 senesi recebinin dördüncü günü beylerbeyi pâyesiyle Amasya mutasarrıfı oldu.

Fakat ne sinn ü sâlî, ne vukuf u iktidârı bir livâyı idâre edecek derecede olmadığından dayızâdesi olan Velî Paşazâde Mahmûd Bey Amasya mütesellimi oldu.

Bu esnada Amasya Alaybeyi Kara Hasanzâde Mustafa Bey, sipâhi kethüdâyeri Kuloğlu Halil Ağa, yeniçeri serdârı Seksen Yedinin İsmâil Ağa idi. Yine bu esnada Amasyalı Çuçu Mustafa Ağa yoluyla kul kethüdâsı olmuş, sâbık kul kethüdâsı Sevincerli Ömer Paşazâde Ebubekir Ağa, Amasya’ya gelmişdi.

Lâkin Yeğen Osmân Paşa’nın etbâı vardığı yerlerde âdeta yağmagîrliğe kalkışıp halkı soymaya başladılar. Bunları gören erbâb-ı şekâvet, kendisine güvenen ashâb-ı şirret, her taraftan başkaldırıp Yeğenli oldular.⁶⁷⁵ [192]

Mutasarrıf Hüseyin Paşa, genç olmakla beraber pederinden ziyâde müstebit ve serkeşdi. Amasya’ya gelmesiyle beraber Kal’a-i Bâlâ’da mahpus olan azgın seyyidlerden Koca Emîr, Saçlı Emîr, Mumcu Deli Seyyid ağaları kendi iradesiyle salıvermiş, seyyidleri kendisine ısındırmışdı.

Hüseyin Paşa’nın nüfûz ve istibdâdından yüz bulan seyyidler, müteseyyidler, kendilerini tâhir, mutahhar-ı âl-i Resûl sayan emîrler, mukaddemen kendilerini hapis ve te’dîb etdiren a‘yân ve halk aleyhine kıyâm ederek ahz-ı intikâm sevdasına düşdüler. Bunlara ulemâdan Zanalı es-Seyyid Ahmed Efendi, Ortaköylü es-Seyyid Abdülvehhâb Efendi, Ilgazlı es-Seyyid Yûsuf Efendi de uymuşlardı.

Bir taraftan türedîlerin mezâlim ve tecâvüzâtı, diğer taraftan seyyidlerin harekâtı, ulemâ ve a‘yâna dehşet veriyor, halk ise köylerde, yollarda, bağ ve bahçelerde kan ağlıyor; merkez-i hükûmetle beraber her taraf, her yer, zorbaların tahakküm ve istibdâdı altında eziliyordu.

Silahdâr Mehmed Ağa Târihi’nde diyor ki: “Bu esnada sekbân ve saruca eşkıyâsı kul üzerine gâlip gelmekle beşer yüz ve biner ve ikişer bin olup bölük bölük gezip yolları belleri zabt edib bulduklarının ayaklarına nal kakıp başlarına kızmış tas geçirip âyende ve revendenin kat‘â murûr u ubûra mecâli olmayıp…”

Yine bu esnada Bolu Mutasarrıflığında yaptığı mezâlim ve tecâvüzâtından dolayı azl edilen Mumcuzâde Seyyid Ahmed Paşa da Amasya’ya geldiğinden seyyidlerin nüfûz ve şirreti son haddîni bulmuşdu. Deli Emîr Paşazâde [193] es-Seyyid Mustafa Bey bunlara nisbetle Hacı Nebi sayılırdı.

Sâdâtın a‘yânı evkâf tevliyetlerine musallat olup her biri Sultân Bâyezîd, Yörgüç Paşa, Mehmed Paşa, Abdullah Paşa, Hüseyin Ağa, Hoca Sultân, Fağfûr Paşa tevliyetlerini elde etmişler, bâ-fermân-ı âlî mütevellîleri de haklarını müdafaaya koyulup acıklı münâzaalara sebebiyet vermişlerdi.

Recebin yirmi yedinci Miraç Gecesi’nde gerek kazâen ve gerekse kasten Eski Kethüdâ Mahallesinde korkunç bir yangın çıktı. Rüzgârın şiddetiyle her tarafa dehşet verdi. Bu gecenin seherinde İçerişehir’de Hâtuniye Mahallesinden de bir yangın daha parladı. Amasya Şehri’nin üçte ikisini yakıp mahvetdi.

Yangınların Eski Kethüdâ ve Hâtuniye mahallelerinden zuhûru halk arasında seyyidlerin eser-i intikâmı telâkki edildiğinden dedikodulara fevkalâde revaç verdi. Çünkü Amasya’nın bu iki mahallesi, o zamanlarda a‘yân mahalleleri sayılırdı.

Bekir Beyzâde Ömer Bey, Hoca Paşazâde Gâzi İbrâhim Bey, Bağdatlıoğlu Kara Mehmed Ağa, Şamlıoğlu Rahtuvan Mehmed Ağa, Hacı Efendizâde İbrâhim Efendi, Kaya Ali Ağa, bu mahallelerde ikâmet ederlerdi.

Bununla beraber yangından kurtarmak için kırlara, boş yerlere taşınmış olan ve taşınmakta bulunan eşya-yı beytiye, serseriler, yağmagirler tarafından aşırılıyor, yağmacılar arasında müteseyyidler de bulunuyordu.

A‘yân ve halkı en ziyade kızdıran, işte bu yağmacılık oldu. [194] Tabii herkes, yangını unutup yangından kaçırabildikleri hâne eşyasını muhafaza kaydına düşdü. Bu yüzden yangın büyüdü. Halk ile emîrler, seyyidler arasında bir mukatele kıyâmeti koptu.

Bir taraftan ateş Amasya’yı yakıyor, diğer taraftan kılıç, kama, hançer, bıçak, balta gibi kesici aletler Amasyalıları mahvediyordu. İdâre-i hükûmet eden türediler ise bu acıklı felaketlere seyreyliyordu. Seyyidlerin en ziyade hasmı olan Bekir Beyzâde Ömer Bey, Rahtuvân Mehmed Ağa, Mutasarrıf Hüseyin Paşa ile Seyyid Paşa’nın kendilerine karşı fena vaziyetlerini anlayıp gizlenmişlerdi. Bunun için ne yangınları söndürecek ne de kıtâli bastıracak bir kuvvet yoktu.

Çünkü Hüseyin Paşa’nın ve taraftarlarının maksatları, kendi nüfûz ve kudretlerini tahkim için kendilerine karşı koyabilecek a‘yân ve halkı sindirmek, bu suretle zebûn düşürmekti. Bunun için harîk ile kıtâle seyirci olmuşlardı.

Nihayet a‘yân, ulemâ ve halkın kendilerine feryat, istimdâd, istirhâm ve ilticâ etmeleri sâyesinde kıtâl ve harîkin önü alındı. Fakat nüfûz ve kuvvet, sulta ve hükûmet, tamamiyle türedilere intikâl etdiğinden receb gâyesinde türediler, Amasya’nın üçüncü devre-i târihiyyesine hitâm verdiler.⁶⁷⁶ [195]

Amasya sancağı (vilâyeti), üçüncü devre-i târihiyye mebâdîsinde gayr-ı Türklerin tahakküm ve istibdâdına, zulüm ve istikbârına karşı Türkler tarafından tertib edilen ihtilâl-i milliye bir sâha-i şu’ûr olduğundan büyük hasârate, maddi ve manevi zâyiâta uğradı.

Fakat feyz-i irfâniyle yetişdirdiği erleri sâyesinde o hasârat ve zâyiâtını büyük gayretlerle telâfî ederek kendisini gayr-ı Türkler’in idâre-i cebbârânesinden kurtardı. Gayr-ı Türkler’in açtıkları yaralarını Türk elleriyle sardı.

Amasya, bu devre-i şu’ûrunda kendisinin yetişdirdiği paşalar, beyler, kadılar, müftüler, alaybeyleri, ağalar ellerinde güzel bir idâre gördü.

Bağrında açtığı irfan müesseselerinde, kahraman ocaklarında besleyip büyüttüğü şanlı erler, inkırâza doğru sürüklenen Osmanlı İmparatorluğu’nu değil, deli ve kızıl cahil padişahların delice ve çocukça hareketlerinden istifadeye kalkışan vatansızların ihtirâsât-ı iblisânesi yüzünden pek korkunç bir uçuruma doğru giden Türk varlığını başında tutup kurtardıktan başka, Türklüğün en yüksek bir çağı olan Devr-i Kânûnî’deki ikbâline erdirdi.

Şirâze-i intizâmı bozulan yeniçerileri demir pençesiyle inzibat altına [196] alan, zorbalığa hitâm veren Köse Mehmed Ağa gibi bir yeniçeri ağasını Türklüğü ölüm yatağından kaldırıp göklere kadar çıkaran Köprülü Mehmed Paşa gibi bir sadrâzamı Amasya yetişdirdi.

Köprülü Mehmed Paşa, Arnavut Belgradı kazâsına tâbî “Ruznik” adlı köyden devşirilmiş bir kuloğlu olduğu halde Amasya’nın Köprü kasabasında, Türk muhitinde doğdu. Türk anasının sütüyle beslendi. Türk kafasıyla büyüdü. Amasyalıların himmetleri sâyesinde yükseldi.⁶⁷⁷ Türklüğü korkunç uçurumdan kurtaran bir hârika-i fıtrat oldu.

Türkiye târihinde hâdisâtı güzel tâkip edenler bilirler ki 929 senesinde Frenk İbrâhim Paşa’nın sadâretinden itibaren 1020 târihine kadar Türkler vezâret-i uzmâdan, hatta vezâretten, Rumeli ve Anadolu beylerbeyilerinden, başkumandanlıktan mahrum edilerek bütün şu’abât-ı idâreyi gayr-ı Türkler inhisâr altına almışlardı.

Türkler, bu inhisara karşı 1007 senesi zilhiccesinde ihtilâl ve isyan bayrağını kaldırdılar. Kanlarıyla bu inhisarı yıkıp vezârete, sadârete, başkumandanlığa Türkleri getirdiler. Bundan sonra gayr-ı Türklerle müsâvâta erdiler.

Şâyân-ı dikkatdir ki, Köprülü Mehmed Paşa’nın sadâretinden itibaren mesned-i sadâret ekseriyetle Anadolu Türkleri’ne nasip oldu. Gayr-ı Türkler’in zamanlarındaki rezâletler görülmedi. Çünkü Köprülü Paşa, Enderun Mektebi’nden gayr-ı [197] Türkleri birer suretle atıp yerlerine Anadolu Türklerini yerleşdirmişdi.

Bu devrede Amasya’nın eski şerefi, Amasya’dan çıkan ve yetişen erlerle tazelendi. Amasya’nın irfan ocaklarından erişen fâzıllar, kâmiller, âlimler, ikinci devreye tefevvuk edecek parlak meziyetler gösterdi. Bunlar sâyesinde Amasya’nın ictimâî, ilmî, sınâî, iktisâdi hayatları büyük bir inkişafa mazhar oldu.

Bu devrede Amasya’nın yetişdirdiği kalem ve halk şâirleri de pek şâyân-ı dikkatdi. Kalem şuarâsından Kelâmî, Türâbî, Abdî, Remzî, Câmî, Zühdî, Şevkî, Hıfzî, Dâniş gibi fuzalâ ve halk şâirlerinden Cihâdî, Hüznî, Seyfî, Izzî gibi zevât Amasya’nın edebiyatına revnak veren erlerdi.

Amasya’nın halk şâirleri pek âşık, yaptıkları mânilerle ezgiler pek yanıktı. Bu yanık mâniler, zamanımıza kadar nakl u muhafaza edilmişlerdi. Bunları zamanımızda en çok bilen, güzel bağlama şâiri olan Abdal Ağasızâde İsmâil Hakkı Efendi idi.

Bu devrede Amasya’nın sanayi-i bedîasından olan hat ve hattâtlık, öteden beri Amasya’nın yüzünü güldürecek, medâr-ı şerefi olacak bir derece-i mükemmelliyette idi. Hutût-ı mütenevvianın her şubesinde erbâb-ı ihtisas vardı.

Bunlardan Kâmil Mustafa, Kâtipzâde İsmâil, Ramazân Dedezâde Hüseyin, La‘lî Ali, Abdülcelîl, Derviş Ali, Hatîb Fazlullah, Müderris Ahmed Efendiler, Nefîszâde İbrâhim, Kadızâde Sıdkî Mustafa [198] paşalar pek meşhûr idiler.

Kâmil, La‘lî, Nefiszâde İsmâil efendiler, İstanbul’un ve diğerleri Amasya’nın âb-ı rûyi sayılırlardı. Hele hattât İbrâhim ve Sıdkî Mustafa paşalar, hem hattât, hem şâir hem de âlim vezîrlerdi. Nefiszâde Hattât İbrâhim Paşa’nın mütekâid olduğu halde 1060 senesi saferinin on sekizinde vefât eylediği evkâf mahzeninde mahfuz “defter-i zevâid hûrân-ı selâtîn-i kirâm” kaydıyla müsbeddir.

Müderris Ahmed Efendi’nin hürde kırması, Derviş Ali Efendi’nin ta‘lîkı, Kâtip Ahmed Efendi’nin sülüsü, Fazlullah Efendi’nin dîvânî ve reyhânîsi, hele Ramazânzâde Hüseyin Efendi’nin sülüs kırması enfestir. Bunların âsâr-ı nefîsesi Amasya ve İstanbul kütübhânelerinde vardır.

Yine bu devrede Amasya iktisâdiyâtı ve sanâyii pek parlaktır. Tabakhâneleri, kumaş tezgâhları, demirhâneleri, dökümhâneleri, simkeşhâneleri ve kuyumcuları vardı. Amasya ve mülhakâtının her hânesinde mutlaka culfalık bulunur, hâne halkının bütün giyecekleri bu tezgâhlarda dokunurdu. Amasya’nın ipliği, kumaşları, keten bezleri, sahtiyanları pek latîf, metîn, nârin olurdu.

Amasya’nın kumaşı, sahtiyanı ve sirâc işleri, Amasya’nın elması kadar nefis ve meşhûr olduğundan her tarafta pek makbul idi. Bunlar, her büyük ve yüksek yerlere hediyelik takdîm edilirdi.

Dördüncü Sultân Murâd Hân, 1045’te Amasya’ya geldikte kendisine hediye olarak top top güzel Amasya kumaşları, Amasya [199] sahtiyanları takdîm edilmiş, fevkalâde istihsan buyurulmuşdu. Amasyalılar’ın o zamanki servet ü sâmânları, Amasya iktisâdiyâtının yüksek derecesini gösterecek bir halde idi.

Bu kıymetli ve nefis hediyelere mevâdd-i ibtidâiyeyi yetişdiren Amasya bağları, Amasya böcekhâneleri, Amasya davarları pek mükemmeldi. Bu devrede Amasya’nın ma‘mûriyeti cennet gibi bağlarının letâfeti, muazzam sarayları, dilnişîn köşkleri, paşalarının, beylerinin ağalarının şâhâne konakları 1058’de Amasya’yı ziyaret eden seyyâh-ı meşhûr Evliyâ Mehmed Çelebi’nin bile nazar-ı hayret ve takdîrini celbederek bunları Seyahatnâme’sinin ikinci cildinde kemâl-i ehemmiyetle pek harâretli bir surette kaydetmiş, Amasya’nın servet ve ihtişamını göstermişdi.

Amasya’yı bu kadar yükselten, tabiidir ki Amasya’nın kendisi değildir. Belki Amasya’nın yetişdirdiği ulemâsı, ricâli, a‘yânı, halkıdır. Bu devre-i târihiyede Amasyalılar da ahlâk, mesâî, rûh-i milliyet, adl ü hakkaniyet düşüncesi, pek yüksekti. Hüftâdî Aynalı Mağara, Cündî Ali Bey vak’aları, şu hisâl-i memdûhanın Amasya’da ne kadar yüksek ve şâyân-ı ehemmiyet olduğunu ispata birer misaldir.

Bu devre-i târihiyede Amasya’nın yetişdirdiği vüzerâ, ümerâ, sudur, mevâlî, ricâl-i devlet, Anadolu diyarına nisbetle gıbta edilecek kadar çoktu. Bunların menâkıbı, ne suretle tefeyyüz etdikleri, târihimizin terâcim kısmı olan ikinci babında görülür.

Bu devrenin mebâdisinde Amasyalı Gonca Beyzâde Vezîr Hızır Paşa [200] nın ve dârü’s-saâde ağası Habeşî Hacı Mustafa Ağa’nın himmetleriyle ve kendi fâzıleti ve hüsn-i beyânı sâyesinde muallim-i sultânî olan Amasyalı Ömer Efendi, bunun yetişdirdiği Sadr-ı a’zam Hüsrev Paşa, Lâdikli Kurd Ağazâde Bayram Paşa, Yeniçeri Ağası Amasyalı Köse Mehmed Ağa, Hacı Efendizâde İbrâhim Paşa, Reîsülküttâb Amasyalı Sıdkı Mustafa Paşa, Defterdâr Nefiszâde Hattât İbrâhim Paşa, Sadr-ı a’zam Lâdikli Tayyar Mehmed Paşa, Amasya ricâlini himaye ve i‘lâ eden zevât idiler.

Amasyalılar’ın besleyip büyüttüğü mimârbaşı Yanyalı Kasım Ağa’nın, sadâret kethüdâsı Amasyalı Salih Ağa’nın bunların himmetleriyle sadârete kadar yükselen Köprülü Mehmed Paşa’nın, Merzifonî Kara Mustafa ve Bayburdluoğlu Kara İbrâhim paşaların uluvv-i himmetleri şâyân-ı şükrândır.

Amasya a‘yânı, ulemâ ve halka karşı pek inâyetkâr birer hâmî, gayet misafirperver, hâneleri açık birer hânedan idiler. Hariçten Amasya mutasarrıfı ve beyi olup gelen ricâle karşı halkı pek ziyâde himâye ederlerdi. Bunun için mütesellimler, ekseriyetle Amasya a‘yânından olurlardı.

Dipnotlar

  • 675 Yeğenli, zurefâ arasında kimseyi tanımayıp alabildiğine zulüm ve şekâvet yapanlara unvan olmuştu. Bunlara (Tigenli) de denmiştir.
  • 676 Bu vak’alara şâhid olan Hoca Sultân Vakfı Mütevellîsi Veli Bey’in tevliyeti zabt eden Zanalı es-Seyyid Ahmed Efendi aleyhinde sadr-ı âlîye hitâben yazıp takdim ettiği ve emirler vak’asını anlatan mufassal istid’âsı suretini Amasya’da Şeyh Alizâde Abdullah Efendi’nin hânesinde evrâk-ı perîşânı arasında buldum. Yine bu fecâyı‘ı gözüyle gören şuarâ-yı mevâlîden Kâtipzâde Hıfzı Abdurrahman Efendi’nin hattıyla muharrer yirmi bir sahifeden ibaret ve “Felâketnâme” tesmiye ettiği târihçeyi de Sultân Bâyezid hatîbi merhum Fazılzâde Mustafa Akif Efendi’nin hânesinde bir torba içinde mahfuz evrak arasında buldum. Her ikisinin suretlerini yazıp aldım. Buraya hülâsalarını naklettim.
  • 677 Şu fıkraların her biri birer vesika-i târihiyyeye mesnet olduğu tercemesinde görülür.
Araştırma Makalemiz Editör: Mevlüt Erdem Öztürk

Günümüz Türkçesiyle

Amasyalıdır. Bayburdluoğlu Yeğen Osman Paşa'nın oğlu ve Boyacızâde Veli Paşa'nın kız kardeşinin oğludur. 1099 [1688] yılı receb ayının dördüncü günü beylerbeyi rütbesiyle Amasya mutasarrıfı oldu.

Fakat ne yaşı ne de bilgisi ve yeteneği bir sancağı yönetecek düzeyde olmadığından dayısının oğlu Velî Paşazâde Mahmud Bey Amasya mütesellimi oldu.

Bu sırada Amasya alaybeyi Kara Hasanzâde Mustafa Bey, sipahi kethüdâyeri Kuloğlu Halil Ağa, yeniçeri serdarı Seksen Yedinin İsmail Ağa idi. Yine bu sırada Amasyalı Çuçu Mustafa Ağa'nın aracılığıyla kul kethüdası olmuş olan önceki kul kethüdası Sevincerli Ömer Paşazâde Ebubekir Ağa Amasya'ya gelmişti.

Ne var ki Yeğen Osman Paşa'nın adamları vardıkları yerlerde adeta yağmacılığa kalkışıp halkı soymaya başladılar. Bunları gören eşkıya takımı ve kendine güvenen şerirler de her yandan baş kaldırıp "Yeğenli" oldular.

Mutasarrıf Hüseyin Paşa genç olmakla birlikte babasından da zorba ve dik başlıydı. Amasya'ya gelir gelmez Yukarı Kale'de hapsedilmiş olan azgın seyyidlerden Koca Emîr, Saçlı Emîr ve Mumcu Deli Seyyid ağaları kendi iradesiyle serbest bırakmış, seyyidleri kendine ısındırmıştı.

Hüseyin Paşa'nın nüfuzundan ve keyfî yönetiminden yüz bulan seyyidler, seyyid geçinenler ve kendilerini Hz. Peygamber'in temiz soyundan sayan emîrler, daha önce kendilerini hapsettirip cezalandırtan ayana ve halka karşı ayaklanarak intikam alma sevdasına düştüler. Ulemadan Zanalı es-Seyyid Ahmed Efendi, Ortaköylü es-Seyyid Abdülvehhâb Efendi ve Ilgazlı es-Seyyid Yusuf Efendi de bunlara katılmışlardı.

Bir yanda türedilerin zulüm ve saldırıları, öbür yanda seyyidlerin taşkınlıkları ulemayı ve ayanı dehşete düşürüyor; halk ise köylerde, yollarda, bağ ve bahçelerde kan ağlıyor, hükümet merkeziyle birlikte her taraf zorbaların baskı ve zulmü altında eziliyordu.

Silahdar Mehmed Ağa Tarihi'nde şöyle der: "Bu sırada sekban ve saruca eşkıyası kapıkulu askerine üstün gelerek beşer yüz, biner, ikişer bin kişilik bölükler halinde dolaşıyor, yolları ve geçitleri tutuyor, yakaladıklarının ayaklarına nal çakıp başlarına kızgın tas geçiriyordu; gelip gidenlerin hiçbir şekilde yoldan geçmesine imkân kalmamıştı…"

Yine bu sırada Bolu mutasarrıflığında yaptığı zulüm ve saldırılar yüzünden azledilen Mumcuzâde Seyyid Ahmed Paşa da Amasya'ya geldiğinden seyyidlerin nüfuzu ve kötülüğü son haddini bulmuştu. Deli Emîr Paşazâde es-Seyyid Mustafa Bey bunların yanında Hacı Nebi gibi kalırdı.

Seyyidlerin ileri gelenleri vakıf mütevelliliklerine musallat olmuş; her biri Sultan Bayezid, Yörgüç Paşa, Mehmed Paşa, Abdullah Paşa, Hüseyin Ağa, Hoca Sultan ve Fağfur Paşa vakıflarının mütevelliliğini ele geçirmişti. Padişah fermanıyla atanmış mütevelliler de haklarını savunmaya koyularak acıklı çekişmelere sebep olmuşlardı.

Recebin yirmi yedinci gecesi, Miraç Gecesi'nde, kaza ile mi kasıtla mı olduğu bilinmeyen bir şekilde Eski Kethüda Mahallesi'nde korkunç bir yangın çıktı. Rüzgârın şiddetiyle her tarafı dehşete düşürdü. Aynı gecenin seher vaktinde İçerişehir'de Hatuniye Mahallesi'nden bir yangın daha çıktı ve Amasya şehrinin üçte ikisini yakıp yok etti.

Yangınların Eski Kethüda ve Hatuniye mahallelerinden çıkması halk arasında seyyidlerin intikamı olarak yorumlandığından dedikodular son derece yayıldı. Çünkü Amasya'nın bu iki mahallesi o zamanlar ayan mahalleleri sayılırdı.

Bekir Beyzâde Ömer Bey, Hoca Paşazâde Gazi İbrahim Bey, Bağdatlıoğlu Kara Mehmed Ağa, Şamlıoğlu Rahtuvan Mehmed Ağa, Hacı Efendizâde İbrahim Efendi ve Kaya Ali Ağa bu mahallelerde otururlardı.

Üstelik yangından kurtarılmak için kırlara, boş yerlere taşınmış ve taşınmakta olan ev eşyası serseriler ve yağmacılar tarafından çalınıyor, yağmacıların arasında seyyid geçinenler de bulunuyordu.

Ayanı ve halkı en çok kızdıran işte bu yağmacılık oldu. Doğal olarak herkes yangını unutup yangından kaçırabildiği ev eşyasını korumanın derdine düştü. Bu yüzden yangın büyüdü. Halk ile emîrler ve seyyidler arasında kıyamet gibi bir vuruşma koptu.

Bir yanda ateş Amasya'yı yakıyor, öbür yanda kılıç, kama, hançer, bıçak, balta gibi kesici aletler Amasyalıları mahvediyordu. Hükümeti elinde tutan türediler ise bu acıklı felaketleri seyrediyordu. Seyyidlerin en büyük hasmı olan Bekir Beyzâde Ömer Bey ile Rahtuvan Mehmed Ağa, Mutasarrıf Hüseyin Paşa ile Seyyid Paşa'nın kendilerine karşı kötü tutumunu anlayıp saklanmışlardı. Bu yüzden ne yangınları söndürecek ne de kıyımı bastıracak bir güç vardı.

Çünkü Hüseyin Paşa'nın ve taraftarlarının amacı, kendi nüfuz ve güçlerini sağlamlaştırmak için kendilerine karşı koyabilecek ayanı ve halkı sindirmek, böylece güçsüz bırakmaktı. Bunun için yangına ve kıyıma seyirci kalmışlardı.

Sonunda ayanın, ulemanın ve halkın kendilerine feryat edip yardım dilemesi, yalvarması ve sığınması sayesinde kıyımın ve yangının önü alındı. Fakat nüfuz ve güç, otorite ve yönetim tamamen türedilerin eline geçtiğinden, receb ayının sonunda türediler Amasya'nın üçüncü tarihî devresine son verdiler.

Amasya sancağı (vilayeti), üçüncü tarihî devrenin başlarında Türk olmayanların baskı ve zulmüne, haksızlık ve kibrine karşı Türklerin düzenlediği millî ayaklanmanın bilinçli bir sahnesi olduğundan büyük zarara, maddî ve manevî kayıplara uğradı.

Fakat irfanıyla yetiştirdiği yiğitler sayesinde bu zararları ve kayıpları büyük gayretlerle telafi ederek kendini Türk olmayanların zorba yönetiminden kurtardı. Türk olmayanların açtığı yaraları Türk elleriyle sardı.

Amasya bu bilinçli devresinde kendi yetiştirdiği paşaların, beylerin, kadıların, müftülerin, alaybeylerinin ve ağaların elinde güzel bir yönetim gördü.

Bağrında açtığı irfan kurumlarında ve kahraman ocaklarında besleyip büyüttüğü şanlı yiğitler, çöküşe doğru sürüklenen Osmanlı İmparatorluğu'nu değil, deli ve koyu cahil padişahların delice ve çocukça davranışlarından yararlanmaya kalkışan vatansızların şeytanca hırsları yüzünden çok korkunç bir uçuruma doğru giden Türk varlığını ayakta tutup kurtardıktan başka, onu Türklüğün en yüksek çağı olan Kanuni devrindeki ikbaline eriştirdi.

Düzeni bozulan yeniçerileri demir pençesiyle disiplin altına alıp zorbalığa son veren Köse Mehmed Ağa gibi bir yeniçeri ağasını, Türklüğü ölüm döşeğinden kaldırıp göklere çıkaran Köprülü Mehmed Paşa gibi bir sadrazamı Amasya yetiştirdi.

Köprülü Mehmed Paşa, Arnavut Belgradı kazasına bağlı Ruznik adlı köyden devşirilmiş bir kuloğlu olduğu halde Amasya'nın Köprü kasabasında, Türk çevresinde doğdu. Türk anasının sütüyle beslendi, Türk kafasıyla büyüdü, Amasyalıların gayretleri sayesinde yükseldi. Türklüğü korkunç uçurumdan kurtaran bir yaratılış harikası oldu.

Türkiye tarihinde olayları dikkatle izleyenler bilirler ki 929 [1522-23] yılında Frenk İbrahim Paşa'nın sadaretinden 1020 [1611] tarihine kadar Türkler sadrazamlıktan, hatta vezirlikten, Rumeli ve Anadolu beylerbeyiliklerinden ve başkomutanlıktan uzak tutulmuş, yönetimin bütün kollarını Türk olmayanlar tekellerine almışlardı.

Türkler bu tekele karşı 1007 [1599] yılı zilhiccesinde ihtilal ve isyan bayrağını kaldırdılar. Kanlarıyla bu tekeli yıkıp vezirliğe, sadarete ve başkomutanlığa Türkleri getirdiler. Bundan sonra Türk olmayanlarla eşit duruma geldiler.

Dikkate değer ki Köprülü Mehmed Paşa'nın sadaretinden itibaren sadaret makamı çoğunlukla Anadolu Türklerine nasip oldu ve Türk olmayanların zamanındaki rezaletler görülmedi. Çünkü Köprülü Paşa, Türk olmayanları Enderun Mektebi'nden bir yolunu bularak çıkarıp yerlerine Anadolu Türklerini yerleştirmişti.

Bu devrede Amasya'nın eski şerefi, Amasya'dan çıkan ve orada yetişen yiğitlerle tazelendi. Amasya'nın irfan ocaklarında yetişen faziletli, olgun ve âlim kişiler ikinci devreyi geride bırakacak parlak meziyetler gösterdi. Bunlar sayesinde Amasya'nın toplumsal, ilmî, sınaî ve iktisadî hayatı büyük bir gelişme gösterdi.

Bu devrede Amasya'nın yetiştirdiği divan ve halk şairleri de çok dikkate değerdi. Divan şairlerinden Kelâmî, Türâbî, Abdî, Remzî, Câmî, Zühdî, Şevkî, Hıfzî ve Dâniş gibi faziletli kişiler ile halk şairlerinden Cihâdî, Hüznî, Seyfî ve İzzî gibi zatlar Amasya edebiyatına parlaklık veren yiğitlerdi.

Amasya'nın halk şairleri çok tutkulu, yaktıkları mâniler ve ezgiler çok yanıktı. Bu yanık mâniler zamanımıza kadar aktarılarak korunmuştu. Bunları zamanımızda en iyi bilen, usta bir bağlama şairi olan Abdal Ağasızâde İsmail Hakkı Efendi idi.

Bu devrede Amasya'nın güzel sanatlarından olan hat ve hattatlık, öteden beri Amasya'nın yüzünü güldürecek, şeref kaynağı olacak bir mükemmellik derecesindeydi. Çeşitli yazı türlerinin her dalında uzmanlar vardı.

Bunlardan Kâmil Mustafa, Kâtipzâde İsmail, Ramazan Dedezâde Hüseyin, La'lî Ali, Abdülcelil, Derviş Ali, Hatib Fazlullah ve Müderris Ahmed efendiler ile Nefiszâde İbrahim ve Kadızâde Sıdkı Mustafa paşalar çok meşhurdu.

Kâmil, La'lî ve Nefiszâde İsmail efendiler İstanbul'un, diğerleri Amasya'nın yüz akı sayılırlardı. Hele hattat İbrahim ve Sıdkı Mustafa paşalar hem hattat, hem şair, hem de âlim vezirlerdi. Nefiszâde Hattat İbrahim Paşa'nın emekli olduğu halde 1060 [1650] yılı saferinin on sekizinde vefat ettiği, evkaf mahzeninde saklanan "padişah vakıflarından fazla gelir alanlar defteri" kaydıyla sabittir.

Müderris Ahmed Efendi'nin hurde kırması, Derviş Ali Efendi'nin talikı, Kâtip Ahmed Efendi'nin sülüsü, Fazlullah Efendi'nin divanî ve reyhanîsi, hele Ramazanzâde Hüseyin Efendi'nin sülüs kırması pek güzeldir. Bunların değerli eserleri Amasya ve İstanbul kütüphanelerinde bulunmaktadır.

Yine bu devrede Amasya'nın ekonomisi ve sanayii çok parlaktır. Tabakhaneleri, kumaş tezgâhları, demirhaneleri, dökümhaneleri, sırma telhaneleri ve kuyumcuları vardı. Amasya'da ve bağlı yerlerde her evde mutlaka bir dokuma tezgâhı bulunur, ev halkının bütün giyecekleri bu tezgâhlarda dokunurdu. Amasya'nın ipliği, kumaşları, keten bezleri ve sahtiyanları çok ince, sağlam ve zarif olurdu.

Amasya'nın kumaşı, sahtiyanı ve saraciye işleri Amasya'nın elması kadar güzel ve meşhur olduğundan her yerde çok makbuldü. Bunlar büyük ve yüksek makamlara hediyelik olarak sunulurdu.

Dördüncü Sultan Murad Han 1045 [1635] yılında Amasya'ya geldiğinde kendisine hediye olarak top top güzel Amasya kumaşları ve Amasya sahtiyanları sunulmuş, padişah bunları çok beğenmişti. Amasyalıların o zamanki servet ve varlığı, Amasya ekonomisinin yüksek düzeyini gösterecek durumdaydı.

Bu değerli ve güzel hediyelerin ham maddesini yetiştiren Amasya bağları, böcekhaneleri ve hayvanları çok mükemmeldi. Bu devrede Amasya'nın bayındırlığı, cennet gibi bağlarının güzelliği, büyük sarayları, gönül açan köşkleri, paşalarının, beylerinin ve ağalarının görkemli konakları, 1058 [1648] yılında Amasya'yı ziyaret eden ünlü seyyah Evliya Mehmed Çelebi'nin bile hayranlığını ve takdirini çekmiş; o bunları Seyahatname'sinin ikinci cildinde büyük bir önemle ve çok coşkulu bir biçimde kaydederek Amasya'nın zenginliğini ve ihtişamını göstermişti.

Amasya'yı bu kadar yükselten elbette Amasya'nın kendisi değildir; Amasya'nın yetiştirdiği ulema, devlet adamları, ayan ve halktır. Bu tarihî devrede Amasyalıların ahlakı, çalışkanlığı, millî ruhu, adalet ve hakkaniyet düşüncesi çok yüksekti. Hüftâdî Aynalı Mağara ve Cündî Ali Bey olayları, bu övgüye değer niteliklerin Amasya'da ne kadar yüksek ve önemli olduğunu kanıtlayan birer örnektir.

Bu tarihî devrede Amasya'nın yetiştirdiği vezirler, beyler, sadrazamlar, büyük ulema ve devlet adamları Anadolu'nun öteki yerlerine oranla imrenilecek kadar çoktu. Bunların hayat hikâyeleri ve nasıl yükseldikleri, tarihimizin biyografiler kısmı olan ikinci babında görülür.

Bu devrenin başlarında Amasyalı Gonca Beyzâde Vezir Hızır Paşa'nın ve Darüssaade ağası Habeşî Hacı Mustafa Ağa'nın himmetleriyle, kendi faziletinin ve güzel konuşmasının sayesinde padişah hocası olan Amasyalı Ömer Efendi; onun yetiştirdiği Sadrazam Hüsrev Paşa, Lâdikli Kurd Ağazâde Bayram Paşa, Yeniçeri Ağası Amasyalı Köse Mehmed Ağa, Hacı Efendizâde İbrahim Paşa, Reisülküttap Amasyalı Sıdkı Mustafa Paşa, Defterdar Nefiszâde Hattat İbrahim Paşa ve Sadrazam Lâdikli Tayyar Mehmed Paşa, Amasya'nın ileri gelenlerini koruyan ve yükselten kişilerdi.

Amasyalıların besleyip büyüttüğü mimarbaşı Yanyalı Kasım Ağa'nın, sadaret kethüdası Amasyalı Salih Ağa'nın ve bunların himmetleriyle sadarete kadar yükselen Köprülü Mehmed Paşa'nın, Merzifonlu Kara Mustafa ve Bayburdluoğlu Kara İbrahim paşaların yüksek gayretleri şükrana değerdir.

Amasya ayanı, ulemayı ve halkı çok gözeten birer hami, son derece misafirperver, kapıları herkese açık birer hanedan idiler. Dışarıdan Amasya mutasarrıfı ve beyi olarak gelen devlet adamlarına karşı halkı çok korurlardı. Bu yüzden mütesellimler çoğunlukla Amasya ayanından olurdu.

Açıklamalar ve Araştırma

Metindeki Eski Kelimeler

  • hemşirezâde: kız kardeşin oğlu; dayızâde: dayı oğlu
  • sinn ü sâl: yaş; vukuf u iktidar: bilgi ve yetenek
  • livâ: sancak
  • erbâb-ı şekâvet: eşkıya takımı; ashâb-ı şirret: kötülüğe yatkın kişiler
  • müstebit, serkeş: zorba, dik başlı
  • müteseyyid: seyyid olmadığı halde seyyid geçinen
  • sekbân, saruca: paşaların ve sancak beylerinin maiyetinde tutulan, sonradan eşkıyalığa da karışan ücretli tüfekli askerler
  • âyende ve revende: gelip giden yolcular
  • tevliyet: vakıf mütevelliliği
  • harîk: yangın; kıtâl, mukatele: kıyım, vuruşma
  • eşyâ-yı beytiye: ev eşyası
  • gayr-ı Türk: Türk olmayan
  • inhisar: tekel
  • Enderûn Mektebi: sarayda devlet adamı yetiştiren okul
  • hurde kırması, ta'lîk, sülüs, dîvânî, reyhânî: hat sanatında yazı çeşitleri
  • culfalık: dokumacılık; simkeşhâne: sırma tel çekilen atölye; sahtiyan: işlenmiş ince keçi derisi; sirâc: saraç, eyer ve koşum işleri
  • böcekhâne: ipek böceği beslenen yer
  • terâcim: biyografiler

Yeğenliler ve Hüseyin Paşa

Hüsameddin'in dipnotuna göre "Yeğenli" adı, kimseyi tanımadan alabildiğine zulüm ve eşkıyalık yapanlara verilen bir lakap olmuş, bunlara "Tigenli" de denmiştir. Yeğen Osman Paşa'nın 1688 yılında eriştiği güç, kendi adının bir eşkıya türünün adına dönüşmesinden de anlaşılır. Bu dönemi inceleyen Meryem Kaçan Erdoğan, devletin Yeğen'i cezalandırmak yerine ona Karahisar sancağıyla serçeşmelik verip birkaç bin "türedi levend" ile birlikte 1687'de orduya kattığını; Yeğen'in bulunduğu bölgeleri haraca bağladığını, sonunda hem ona hem de Sivas'ı yöneten adamı Gedik Paşa'ya ve öteki türedilere karşı "nefîr-i âm" (genel seferberlik) ilan edildiğini anlatır.

Yeğen'in Amasya'ya mutasarrıf yapılan oğlu Hüseyin Paşa hakkında başka kaynaklarda bilgiye rastlanmadı. Hüsameddin onu Boyacızâde Veli Paşa'nın yeğeni olarak tanıtır; Kaçan Erdoğan da Rumeli beylerbeyiliğinin Yeğen'in "akrabası Deli Veli"ye verildiğini yazar. İki anlatım, ailenin Rumeli'den Anadolu'ya uzanan bir akrabalık ağı içinde makam dağıttığını gösterir.

1688 Yangını ve Hüsameddin'in Kaynakları

Maddenin en önemli bölümü, 27 Receb 1099 (Mayıs 1688 sonu) Miraç Gecesi Eski Kethüda ve Hatuniye mahallelerinden çıkıp şehrin üçte ikisini yaktığı söylenen yangındır. Hüsameddin'in verdiği tarih başka bir kaynakla da desteklenir: Amasya'nın eski medreselerinden Kubalızâde Şeyh Hüsâmeddin'in 1453'te yaptırdığı Hüsâmiye Medresesi'nin 1602 ve 1688'de çıkan yangınlarda tahrip olduğu, 1713'te yeniden onarıldığı bilinmektedir. Yangının seyyidlerle ayan arasındaki kanlı çatışmayla iç içe geçtiğine dair ayrıntılar ise yalnızca Hüsameddin'in aktardığı belgelere dayanır.

Hüsameddin bu olayları anlatırken iki el yazması belgeden yararlandığını dipnotunda açıklar. Birincisi, olaylara tanık olan Hoca Sultan Vakfı mütevellisi Veli Bey'in, vakfın mütevelliliğini zorla ele geçiren Zanalı es-Seyyid Ahmed Efendi aleyhine sadrazama yazdığı ve "emîrler vakasını" ayrıntılı anlatan dilekçedir; yazar bunun suretini Şeyh Alizâde Abdullah Efendi'nin evinde dağınık kâğıtlar arasında bulmuştur. İkincisi, yine olaylara tanık olan şair Kâtipzâde Hıfzı Abdurrahman Efendi'nin kendi eliyle yazdığı, yirmi bir sayfalık ve "Felâketnâme" adını verdiği tarihçedir; bu da Sultan Bayezid Camii hatibi Fazılzâde Mustafa Âkif Efendi'nin evinde bir torba içinde saklanan evrak arasından çıkmıştır. Hüsameddin her ikisinin suretini çıkarıp özetlerini kitabına aktardığını söyler. Yapılan aramalarda bu iki belgenin bugün nerede bulunduğuna dair bir kayda rastlanmadı. Bu yüzden maddedeki yangın ve kıyım anlatımı, aslı kaybolmuş olabilecek yerel tanıklıkların günümüze ulaşan tek özetidir.

Bu döneme ait Amasya şer'iye sicillerinden 19 numaralı defter H. 1100-1101 (1688-1690) yıllarını kapsar ve 328 belge içerir. Neşe İnak'ın tespitine göre defterin bazı sayfaları rutubetten zarar görmüştür ve bu sicil üzerine henüz bir tez çalışması yapılmamıştır. Yangının ve seyyidler vakasının resmî yansımalarının araştırılacağı en doğal yer bu defterdir.

Silahdar Mehmed Ağa ve Dönemin Eşkıyalığı

Hüsameddin'in alıntı yaptığı tarihçi, 1658'de İstanbul'un Fındıklı semtinde doğan ve sarayda yetişen Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa'dır. Kâtib Çelebi'nin Fezleke'sinin kaldığı yerden başlayan eseri Zeyl-i Fezleke adını taşır, fakat daha çok Silahdar Tarihi diye bilinir ve olayları yıl yıl anlatan bir vakayinamedir. Alıntıdaki "ayaklarına nal çakma, başlarına kızgın tas geçirme" ifadesi, sekban ve saruca bölüklerinin 1688 yılında yol güvenliğini nasıl ortadan kaldırdığını gösteren bir tanıklıktır.

Köprülü Mehmed Paşa'nın Doğum Yeri

Hüsameddin, Köprülü Mehmed Paşa'nın Ruznik köyünden devşirilmiş bir kuloğlu olduğu halde Köprü kasabasında doğduğunu ve Amasyalılar arasında yetiştiğini ileri sürer. Bugünkü araştırmalar bu noktada ondan ayrılır. Köprülü Mehmed Paşa, Arnavutluk'un Berat sancağına bağlı Rudnik (Ruznik) köyünde doğmuş, devşirilerek İstanbul'a getirilmiş, Enderun'da yetişmiş ve matbah-ı âmirede görev almıştır. Süvari bölüklerinden birine çıkarıldıktan sonra Amasya'ya bağlı Köprü (bugünkü Vezirköprü) kasabasına gitmiş, orada Ayşe Hanım ile evlenmiş ve bu kasabada bulunduğu için "Köprülü" diye tanınmıştır. Hüsameddin'in kendisi de dipnotunda bu cümlelerin dayanağını ileride Köprülü'nün biyografisinde vereceğini söyler; bu yüzden maddedeki ifade, kasabanın Köprülü ailesinin yetişmesindeki payını vurgulayan bir yorum olarak okunmalıdır.

Maddenin "Türk" ve "gayr-ı Türk" üzerine kurulu bölümleri de aynı gözle değerlendirilmelidir. 929-1020 yılları arasında devlet yönetiminin tamamen Türk olmayanların elinde kaldığı, 1007'de Türklerin bu duruma karşı ayaklandığı ve Köprülü'nün Enderun'u Anadolu Türklerine açtığı yolundaki görüşler, eserin yazıldığı yirminci yüzyıl başının millî tarih anlayışını yansıtır. Bu değerlendirmeler Hüsameddin'e aittir; Osmanlı devşirme sisteminin ve on yedinci yüzyıl iç çatışmalarının bugünkü araştırmalarda çok daha karmaşık bir tablo içinde ele alındığını hatırlatmak gerekir.

Amasyalı Hattatlar ve Nefeszâde İbrahim

Hüsameddin'in "hattat, şair ve âlim vezir" diye övdüğü Nefiszâde (Nefeszâde) İbrahim, hat sanatının ana kaynaklarından sayılan Gülzâr-ı Savâb adlı eserin yazarıdır. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur; babası Hz. Hasan ve Hüseyin soyundan gelen müderris ve hattat Amasyalı Mustafa Nefeszâde'dir. Önce babasından, sonra hattat Demircikulu Yusuf Efendi'den sülüs ve nesih meşk ederek icazet almıştır. Eserin asıl adının Kitâb-ı Küttâbiye ve Risâle-i Midâdiye ve Kırtâsiye olduğu, IV. Murad'a sunulduğu belirtilir. Ölüm tarihi kaynaklarda 1060 (1650) olarak geçer ve bu, Hüsameddin'in evkaf defterinden aktardığı 18 Safer 1060 tarihiyle uyuşur.

Buna karşılık Nefeszâde İbrahim'in paşa ya da defterdar olduğuna dair bir kayda öteki kaynaklarda rastlanmadı; kendisini eserinin girişinde "kâtip İbrahim" diye tanıtır. Ayrıca hat sanatındaki seviyesini gösterecek bir yazı örneğinin bulunamadığı, günümüze bir hat eseri ulaşmadığı belirtilir. Hüsameddin'in bu hattatların değerli eserlerinin Amasya ve İstanbul kütüphanelerinde bulunduğu sözü, en azından Nefeszâde İbrahim için doğrulanamamaktadır. Babası Mustafa Nefeszâde ise Süleymaniye müderrisi iken Hâkâniye Medresesi'ne nakledilmiş ve 1011 (1602) yılında vefat etmiştir; hattı Şeyh Hamdullah'ın damadı Şükrullah Halife'den meşk ettiği kaydedilir.

Hüsameddin'in andığı öteki hattatların çoğu, Mustafa Aslan'ın Müstakimzâde'nin Tuhfe-i Hattâtîn'ine dayanarak hazırladığı Amasyalı hattatlar listesinde yer almaz. Örneğin Derviş Ali adı bu çalışmada Amasyalı olarak değil, hattatlar silsilesi içinde başka bir bağlamda geçer. Bu yüzden listedeki adların bir kısmının Amasyalılığı Hüsameddin'in kendi tespitidir. Kitabın şairler bölümünde ise listedeki "Şevkî"nin, Amasyalı hattat Fazlullah Efendi'den çeşitli yazıları meşk eden, ta'likte usta olan ve 1100 yılı dolaylarında vefat eden Hâcezâde Şevkî Mehmed Efendi olduğu anlaşılır; Hüsameddin bu bilgiyi Müderris Abdî Efendi'nin tezkiresine ve Müstakimzâde'ye dayandırır.

Amasya'nın Ekonomisi ve Evliya Çelebi

Hüsameddin'in Amasya dokumacılığı ve ticareti hakkında söyledikleri, başka kaynaklarla da desteklenir. Amasya on altıncı yüzyılda bir boyahaneye, mumhaneye ve darphaneye sahipti; ipek dokumacılığı yaygındı ve şehir Azerbaycan-Bursa yolu üzerinde bulunduğundan İran ipeklileri için önemli bir pazardı. 1554-1555 yıllarında on ay içinde resmî yollarla şehre girip tartılan ipek miktarının yaklaşık 15 tona ulaştığı belgelerden anlaşılır. On yedinci yüzyılda Evliya Çelebi, Amasya'da 1060 kadar dükkân ile işlek ve zengin çarşılar bulunduğunu yazar; şehrin zenginlerinin Celali saldırılarına karşı değerli eşyalarını kalede sakladıklarını da kaydeder. Evliya'nın Amasya tasviri Seyahatname'nin ikinci cildindedir. Evliya bu yıllarda Defterdarzâde Mehmed Paşa'nın maiyetinde Erzurum'a gitmiş (Eylül 1646), 1648'de babasının ölümü üzerine İstanbul'a dönmüştür; Hüsameddin'in Amasya ziyareti için verdiği 1058 (1648) tarihi ise bu araştırmada başka bir kaynakla doğrulanamadı.

Dördüncü Murad'ın 1045'te Amasya'ya geldiğine dair kayıt da aynı yılın Revan seferiyle ilgilidir. Padişah bu sefer sırasında 1 Safer 1045'te (17 Temmuz 1635) Kars'a ulaşmış, Revan'ı on bir günlük kuşatmanın ardından almıştır. Sefer yolunda Amasya'ya uğradığı ve kendisine Amasya kumaşları ile sahtiyanları sunulduğu bilgisi ise Hüsameddin'in yerel kayıtlarına dayanır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Kitaplar

4. Cilt içindekiler

Karekod · QR code

Bu sayfanın karekodudur. A5 olarak yazdırıp asabilir ya da yapıştırabilirsiniz; okutan kişi doğrudan bu içeriğe ulaşır.

This QR code links to this page. Print it on A5 and post it anywhere; scanning it opens this content.