Özgün Metin

Vezin: Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

Maṭla‘ından ‘âleme ‘arż ideli ḫurşîd tâb
Ḳalmadı ḳaṭ‘â cihân rûyında ẓulmetden seḥâb
Nûr virmezdi bu âfâḳ içre hergiz mâh anuñ
Gün cemâli enverinden itmese ger iktisâb
Ditreden ḫurşîdi tîġı ḫavfıdur her ṣubḥ-dem
Bî-sebeb ṣanmañ ki bu eflâke dâ’im inḳılâb
Maṭla‘ından şems lerzân çıḳduġı her dem budur
Gün cemâline muḳâbil olmaġa eyler ḥicâb
Yalıñuz bir meh degüldür ḳapusı üftâdesi
Biñ ṣafâ ile gelür baş üzre her ṣubḥ âfitâb
Dergehinde pâs-bân olalı Keyvân ol mehüñ
Gelmedi devrinde bir seyyârenüñ çeşmine ḫâb
Mezra‘-ı ḫânında ḫırmen olsa ṭañ mıdur cihân
Oldı çün luṭfı hevâsıyla felekler âsiyâb
Ebr-i luṭfı tâze ter ḳılsa n'ola cân gülşenin
Mihr ü mehdür külegi çarḫ aña olmışdur dolâb
İltmese gülzâra ḥüsni gülşeninden bû nesîm
Virmez idi ḫalḳa ḳaṭ‘â bûy reyḥân gül gülâb
Şîr-veş bindükçe devlet atına ol Müşterî
Çarḫ çeker her dem ‘inânını felek ṭutar rikâb
Ol cihân-gîr-i zamânuñ görse tîġı lem‘asın
Ḳorḳusından kendüzini bilmeye Efrâsiyâb
Vireli ‘adlüñ eliyle ‘âleme luṭfuñ ma‘âş
Şiddetinden rûzgâruñ kimse çekmez ıżṭırâb
Ol hümânuñ göreli sî-murġ ‘âlî-himmetin
Devleti ḫânında geldi oldı ol dem bir ẕübâb
Himmeti deryâsı içre bir gemidür bu cihân
Luṭfınuñ baḥrinde anuñ oldı ‘ummân bir ḥabâb
Ol şehüñ şol resmedür ‘adli cihân rûyında kim
Kim niẓâm-ı ‘âlem olur aña her dem intisâb
Mekteb-i re’yinde ebced ṭıflıdur bil şübhesiz
Görmese ḥüsni kitâbından ulü'l-ebṣâr bâb
Ol muṭavvel luṭfınuñ olmaz ma‘ânîsi beyân
Arasañ cümle kitâbı faṣl faṣl u bâb bâb
Buldı iḳbâl-i sa‘âdet oldı her dem baḫtiyâr
Her ki ḳıldı ḫıdmetin cân ile dilden irtikâb
Āfitâb-ı ‘âlem-ârâ heft-kişver bî-naẓîr
Pâdişâh-ı ‘aṣr a‘lem kâm-rân rif‘at-me’âb
Kimdür ol ḫâḳân-ı a‘ẓam ya‘ni Sulṭân Bâyezîd
Ḥaşre dek bulsun cihân rûyında ‘ömr-i bî-ḥisâb
Ey şeh-i devrân cihân rûyında ‘izzet isteyen
Āsitânında bulur sen pâdişâhuñ fetḥ-i bâb
Buldı luṭfuñ şemmesinden bu cihânuñ bâġı râġ
Oldı la‘lüñ çeşmesinden âb-ı ḥayvân u cülâb
Zinde olur ḥaşre dek bulur ḥayâtı teşne-dil
Ḫıżr-veş her mürdeye virseñ şehâ luṭfuñla âb
Salṭanat taḫtında her dem saña ey kân-ı kerem
‘Adl ḫıl‘at tâc devlet ‘âdet olmışdur ṣavâb
Aġladur her dem şehâ bî-çâre Mihrî'yi felek
Dâmen-i raḥmuñ ile sil yaşını ey kâm-yâb
N'ola ey kimyâ-naẓar luṭfuñla olsañ dest-gîr
Pây-mâl olup Amâsiyye'de olmışdur türâb
Dehr elinden ḫâne-i ġamda yiyüben içmege
Eşk-i çeşmim âb olmışdur yüregüm hem kebâb
Ḳıl ‘imâret luṭf idüp bu dil-ḫarâbın ḫusrevâ
Her cihetden leşker-i ġam eylemiş durur ḫarâb
Ḳılsañ ey Yûsuf naẓar luṭfuñla ben bî-çâreye
İ‘tiḳâdum bu durur bulam Zelîḫâ-veş şebâb
Salṭanat taḫtında şâhâ devlet ile her nefes
Müstedâm ol ḥaşre dek görme dü-‘âlemde ‘aẕâb
‘İzzet ile ol semâ olduḳça dâ’im pây-dâr
Devlet ile ṭur cihân ṭurduḳça ey ‘âlî-cenâb
Fażluñ ile ḳıl ‘inâyet luṭfuñ ile it ḳabûl
Ben ġarîb üftâdenüñ yâ Rab du‘âsın müstecâb

Günümüz Türkçesiyle

1. Güneş doğduğu yerden dünyaya ışığını göstereli, yeryüzünde karanlıktan bir bulut bile kalmadı. (Güneş, övülen hükümdardır. "Matla" hem güneşin doğduğu yer hem de kasidenin ilk beytinin adıdır; beyit iki anlamı birlikte taşıyabilir.)

2. Ay, onun güneş gibi parlak yüzünden ışık almasaydı, bu ufuklarda asla ışık vermezdi.

3. Güneşi her sabah titreten, onun kılıcının korkusudur. Bu göklerin durmadan dönüp değişmesini sebepsiz sanmayın.

4. Güneşin her seferinde doğduğu yerden titreyerek çıkmasının sebebi budur: onun güneş yüzünün karşısına çıkmaktan utanır.

5. Onun kapısına düşmüş olan yalnız ay değildir; güneş de her sabah büyük bir sevinçle, başı üstünde gelir. (Yani gökteki iki büyük ışık da onun kapısının hizmetkârıdır.)

6. Satürn (Keyvân) o ay yüzlünün kapısına bekçi olalı, onun devrinde hiçbir gezegenin gözüne uyku girmedi. (En yüksek gezegen bekçilik ettiği için ötekiler de uyanık durur; hükümdarın düzeninde kimse gaflete düşmez.)

7. Onun sofrasının tarlasında bütün dünya bir harman yığını olsa şaşılır mı? Çünkü felekler onun lütfunun rüzgârıyla dönen birer değirmen oldu. (Gökler değirmen gibi döner, onun cömertliği bu değirmeni çeviren rüzgârdır. "Hevâ" kelimesi hem rüzgâr hem istek anlamına gelir.)

8. Lütfunun bulutu can bahçesini taze ve yemyeşil kılsa buna şaşılır mı? Güneşle ay onun kovalarıdır, gökyüzü de ona su dolabı olmuştur. (Bahçeyi sulayan dolabın kovaları güneşle aydır; dönen gök de dolabın çarkıdır.)

9. Rüzgâr onun güzelliğinin bahçesinden gül bahçesine koku getirmeseydi, reyhan, gül ve gülsuyu insanlara hiçbir zaman koku vermezdi.

10. O Jüpiter (Müşterî, uğur yıldızı) talih atına aslan gibi her bindiğinde, çark-ı felek onun dizginini çeker, gök de üzengisini tutar. (Hükümdar ata binerken dizgini ve üzengiyi tutmak hizmetkârın işidir; burada bu işi gökler yapar.)

11. Afrâsiyâb (Şehnâme'deki efsanevi Turan hükümdarı), zamanın o cihangirinin kılıcının parıltısını görse korkusundan kendini bilmez olurdu.

12. Lütfun adalet eliyle dünyaya geçim vereli, zamanın sertliğinden kimse sıkıntı çekmez oldu.

13. Sîmurg (masallardaki dev kuş), o hümâ kuşunun yüksek himmetini göreli, onun devlet sofrasına gelip bir sinek oluverdi. (Hümâ, gölgesi kimin başına düşerse onu talihli kılan efsanevi kuştur; en büyük kuş bile onun sofrasında sinek kadar küçük kalır.)

14. Bu dünya onun himmet denizinde bir gemidir; okyanus bile onun lütuf denizinde bir kabarcık oldu.

15. O padişahın yeryüzündeki adaleti öyle bir düzendir ki dünyanın nizamı her zaman ona bağlanır, ondan güç alır.

16. Onun güzelliğinin kitabından bir bölüm görmeyen basiret sahipleri, şüphesiz, onun görüş ve tedbir okulunda elifbâyı yeni söken çocuklardır. (Bazı nüshalarda "basiret sahipleri" yerine "akıl sahipleri" okunur. İkinci mısra "güzelliğinin kitabından bir kapı görmedikçe" diye de anlaşılabilir; anlam değişmez.)

17. Bütün kitapları fasıl fasıl, bab bab arasan da onun o uzun ve geniş lütfunun anlamlarını anlatamazsın. (Beyitte belâgat kitaplarından terimler oyun hâlinde kullanılır; aşağıda açıklanmıştır.)

18. Onun hizmetine candan gönülden giren herkes mutluluk ve ikbal buldu, her zaman bahtiyar oldu.

19. O, dünyayı süsleyen güneş, yedi iklimde eşi olmayan, çağın padişahı, en bilgilisi, muradına ermiş ve yüce mertebeli bir hükümdardır.

20. Kimdir o en büyük hakan? Sultan Bayezid'dir. Kıyamete kadar dünyada hesapsız ömür bulsun.

21. Ey devrin padişahı, dünyada itibar isteyen kimse, padişah olan senin eşiğinde kendine açılan kapıyı bulur.

22. Bu dünyanın bahçesi senin lütfunun bir kokusundan çimenliğe döndü; dudağının pınarından hayat suyu ve şerbet aktı.

23. Padişahım, Hızır gibi lütfunla her ölüye su versen, susuz gönüllü olan dirilir ve kıyamete kadar hayat bulur. (Hızır, ölümsüzlük veren âb-ı hayatı içmiş kişi olarak bilinir.)

24. Ey cömertlik madeni, saltanat tahtında adaleti kaftan, devleti taç olarak giymek her zaman senin âdetin olmuştur ve doğrusu da budur.

25. Padişahım, felek zavallı Mihrî'yi durmadan ağlatıyor. Ey muradına ermiş olan, merhametinin eteğiyle onun gözyaşını sil.

26. Ey bakışı kimya olan, lütfunla onun elinden tutsan ne olur? Ayaklar altında kalıp Amasya'da toprak olmuştur. (Simya toprağı altına çevirir; padişahın bakışı da toprak olmuş şairi değerli kılabilir.)

27. Zamanın elinden, gam evinde yiyip içmek için gözümün yaşı su, yüreğim de kebap olmuştur. (Gam evinde başka yiyecek içecek yoktur; şair kendi gözyaşını içer, yanan yüreğini yer.)

28. Ey hükümdar, lütfedip bu yıkık gönlü imar et; gam askeri onu her yandan yıkıp harap etmiştir.

29. Ey Yusuf, bu çaresiz kuluna lütufla bir kez baksan, inancım şudur ki Züleyha gibi gençliğimi yeniden bulurum. (Anlatıya göre yaşlanıp gözleri kör olan Züleyha, Yusuf'un duasıyla gençleşmiştir.)

30. Padişahım, saltanat tahtında her an devletle kıyamete kadar kalıcı ol; iki dünyada da azap görme.

31. Ey yüce gönüllü, şu gök durdukça şerefle daima ayakta ol; dünya durdukça devletle dur.

32. Faziletinle ilgi göster, lütfunla kabul et. Yâ Rabbi, ben garip ve düşkün kulun duasını kabul eyle.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir, otuz iki beyitlik bir kasidedir. Kaside, divan şiirinde bir büyüğü övmek için yazılan, genellikle bir giriş, övülen kişinin adının anıldığı bir geçiş, övgü, şairin kendi hâlini anlattığı bir bölüm ve dua ile biten uzun nazım şeklidir. Gazelde olduğu gibi ilk beytin iki mısraı ve sonraki beyitlerin ikinci mısraları birbiriyle kafiyelidir. Bu kasidenin kafiyesi "-âb" sesidir (tâb, seḥâb, iktisâb, inḳılâb, ḥicâb); redif yoktur. Vezin aruzun "Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün" kalıbıdır ve bu, uzun, ağır akışlı bir ölçü olduğundan övgü şiirine yaraşır. Neşirdeki başlığı "Ḳaṣîde-i Sulṭân Bâyezîd Edâmallâhu ‘Ömrehû", yani "Sultan Bayezid kasidesi, Allah ömrünü uzun etsin"dir.

Kasidenin bölümleri açıkça ayrılır. İlk on dokuz beyit, adı henüz verilmeyen bir hükümdarı güneşe benzeterek över; burada ayrı bir tabiat tasviri ya da sevgili bahsi yoktur, övgü doğrudan ilk beyitle başlar. Yirminci beyit, "Kimdür ol ḫâḳân-ı a‘ẓam" sorusuyla övülenin adını verir; buna kasidede girizgâh denir. 21-24. beyitlerde şair hükümdara doğrudan "sen" diye seslenir. 25-29. beyitler şairin kendi derdini anlattığı ve padişahtan himaye istediği bölümdür; mahlas 25. beyitte geçer. Son üç beyit duadır.

Anlam ve Söz Sanatları

Kasidenin bütün ilk yarısı tek bir benzetme üzerine kurulmuştur: padişah güneştir. Ay ışığını onun yüzünden alır, güneş her sabah onun kılıcından korktuğu için titreyerek doğar, Satürn kapısında bekçidir, Jüpiter onun gibi ata biner. Divan şiirinde hükümdarı gökyüzünün merkezine koymak yaygın bir övgü yoludur; Mihrî bunu yıldızların ve gezegenlerin adlarını sıralayarak, aynı alandan kelimeleri bir arada kullanma sanatı olan tenasüple genişletir. "Mihr" kelimesinin güneş ve sevgi anlamına geldiği, şairin mahlasının da bu kelimeden yapıldığı düşünülürse, bütünüyle güneş imgesi üzerine kurulmuş bir kasidenin "Mihrî" imzasını taşıması dikkat çekicidir; ancak şairin bunu kasten bir söz oyunu olarak düşündüğüne dair bir açıklama yoktur.

Üçüncü ve dördüncü beyitlerde hüsn-i talil, yani gerçek sebep yerine şairane bir sebep gösterme sanatı vardır: göklerin dönmesi ve güneşin sabah ufukta titrer gibi görünmesi, padişahın kılıcından duyulan korkuya ve onun yüzünden duyulan utanca bağlanır. Yedinci ve sekizinci beyitler tarım ve su dolabı tasviriyle örülüdür: felekler değirmen, padişahın lütfu onları döndüren rüzgâr, güneşle ay su dolabının kovaları, gök de dolabın kendisidir. Gökyüzünün dönen bir çark olarak düşünülmesi bu imgeleri birbirine bağlar.

On altıncı ve on yedinci beyitler kasidenin en bilgili söz oyununu taşır. Okul, elifbâ öğrenen çocuk, kitap, fasıl ve bab kelimeleri bir eğitim tablosu çizer. On yedinci beyitteki "muṭavvel", "ma‘ânî" ve "beyân" kelimeleri ise ilk bakışta "uzun", "anlamlar" ve "açıklamak" demektir; fakat medrese okumuş bir dinleyici bunlarda belâgat ilminin adlarını da duyar. Meânî ve beyân, belâgatın iki ana dalıdır; el-Muṭavvel de Teftâzânî'nin Telhîsü'l-Miftâh üzerine yazdığı, medreselerde okutulan belâgat şerhinin adıdır. Böylece beyit, "padişahın lütfu öyle uzundur ki anlamını hiçbir kitap anlatamaz" derken aynı anda okullarda okunan en kalın belâgat kitabını da hatırlatır. On altıncı beyitteki "ulü'l-ebṣâr" ifadesi ise Kur'an'daki "ey basiret sahipleri" hitabını hatırlatır; bazı nüshalardaki "ulü'l-elbâb" da yine Kur'ani bir ifadedir.

On birinci beyitte Şehnâme'nin Turan hükümdarı Afrâsiyâb, on üçüncü beyitte efsanevi hümâ ve sîmurg kuşları, yirmi üçüncü beyitte ölümsüzlük suyunu bulan Hızır anılır; bunlar divan şiirinin hükümdar övgüsünde sık başvurduğu adlardır. Mübalağa kasidenin her yerindedir: dünya padişahın himmet denizinde bir gemi, okyanus onun lütuf denizinde bir kabarcıktır.

Şairin kendi hâline geçtiği bölüm, kasidenin en kişisel kısmıdır. Felek Mihrî'yi ağlatır, o Amasya'da ayaklar altında toprak olmuştur, gözyaşı içeceği, yüreği yiyeceğidir. Yirmi altıncı beyitteki "kimyâ-naẓar" (bakışı simya olan) ile "türâb" (toprak) arasındaki ilgi, toprağı altına çeviren simya inancına dayanır. Yirmi sekizinci beyitte "‘imâret" (bayındır kılma) ile "ḫarâb" (yıkık) arasında tezat vardır. Yirmi dokuzuncu beyitte ise Mihrî kendini Züleyha'ya, padişahı Yusuf'a benzetir. Edebî anlatılarda yaşlanıp gözleri kör olan Züleyha, Yusuf'un duasıyla gençliğine kavuşur. Kendini bu hikâyedeki kadın kahramanın yerine koyan benzetme, divanda bir kadın şairin sesini açıkça duyuran yerlerden biridir. Erkek şairlerin hükümdar karşısında genellikle âşık ya da kul rolüne girdiği bir türde, Mihrî yaşlılığını ve himaye ihtiyacını Züleyha üzerinden dile getirir.

Tarihî Bağlam

Kaside, başlığından ve yirminci beytinden anlaşıldığı üzere II. Bayezid'e yazılmıştır. Bayezid'e "pâdişâh", "ḫâḳân-ı a‘ẓam" diye seslenilmesi ve şairin kendini Amasya'da bıraktığını söylemesi, şiirin Bayezid'in 1481'de tahta çıkıp Amasya'dan ayrılmasından sonra, Amasya'dan İstanbul'a gönderilmek üzere yazıldığını gösterir. Mihrî Hatun, Bayezid'i onun Amasya'daki şehzadeliğinin son yıllarında tanımış ve sancak sarayının çevresinde oluşan edebî muhite bu sırada girmişti; Bayezid'in yerine Amasya'ya gelen Şehzade Ahmed'in meclisinde de yerini korudu.

II. Bayezid dönemine ait in‘âmât defterinde Mihrî Hatun'a 1505, 1510, 1511 ve 1512 yıllarında şiirleri karşılığında ihsanda bulunulduğu, 1508'de ise divanını gönderdiği ve 3000 akçe aldığı kayıtlıdır; 1511 ve 1512 kayıtları açıkça kaside için verilmiştir. Bu kasidenin bu gönderilerden hangisine ait olduğu bilinmemektedir. Divan neşrindeki dört yazma nüshanın dördünde de bulunması dikkate değerdir. Bunlardan Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya 3974 numaralı nüshanın sonunda II. Bayezid'in tuğra biçimli mührü vardır ve bu nüshada Bayezid için tek bir kaside bulunur. Sultana gönderilen nüshanın büyük ihtimalle bu olduğu kabul edilir. Divandaki öteki Bayezid kasidesi yalnız Ankara Millî Kütüphane nüshasında yer aldığına göre, mühürlü nüshadaki tek Bayezid kasidesi budur. Bu durumda şiirin 1508'de padişaha sunulan divanda yer almış olması kuvvetle muhtemeldir, ancak bunu kesin bir tarih olarak kabul etmek için elde yeterli belge yoktur.

İstanbul Üniversitesi nüshasında kasidenin başlığı "Velehu Fî Medḥihi Ṭâbe S̱erâhu" biçimindedir. "Ṭâbe s̱erâhu" (toprağı hoş olsun) ölmüş biri için kullanılan bir duadır; nüshanın Bayezid'in ölümünden sonra yazıya geçirildiği anlaşılır. Öteki nüshalardaki "Edâmallâhu ‘ömrehû" (ömrünü uzun etsin) duası ise şiirin padişah hayattayken yazıldığı başlığı korur.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar