Özgün Metin

Vezin: Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

Teşnedür dil ṣun lebüñden çeşme-i ḥayvân aña
Mürdedür cismüm ġamuñdan n'ola virseñ cân aña
Geldügince cân tenden ḳarşu çıḳsa ṭañ mıdur
Mülket-i dilde ḫayâlüñ oldı çün sulṭân aña
Revzenüñden ẕerre-veş üstüñe düşer Müşterî
Gördi beñzer gün cemâlüñ oldı ser-gerdân aña
Yâ ḳaşuñuñ tîrile dil ḫânesin zeyn eyledi
Sînede ġamzeñ ḫayâli olalı mihmân aña
Eyledüm yoluña îs̱âr itmek içün ḫusrevâ
Gözlerümüñ ḳanlu yaşın dürr ile mercân aña
Ḫâliṣ-i zer ḳılmaġ içün ḳalbini ‘âşıḳlaruñ
Genc-i ḥüsnüñ cevherin ṣaḳlar dil-i vîrân aña
Gülşen-i ḥüsnüñde bülbül murġ-ı ḫoş-elḥân oḳur
Her seḥer gül defterinden nâme-i ‘unvân aña
Bezm-i ḥüsnüñ içre lâle sâḳî olsa ṭañ mıdur
Ṭolılar içüre gülistânda gül-i ḫandân aña
Almaġa âsân idi cennet cemâli mîvesin
Ruḫlarında olmasa s̱u‘bân ṣaçı bâġ-bân aña
Kimdür ol Sulṭân Aḥmed kim cihân ḫusrevleri
Āsitânında olupdur bende-i fermân aña
Muṣḥaf-ı ḥüsnine her nâdân ḳılursa bir naẓar
Keşf olur ol demde ezber şübhesiz Ḳur’ân aña
Ruḫları şevḳine bülbül nice nâlân olmasun
Yaraşur gül ḳarşusına nâle vü efġân aña
Gülşen-i ḥüsninde zülfin depredüp bâd-ı ṣabâ
Gösterür ṭâvûs-veş her dem-be-dem cevlân aña
Kûy-ı yâri bir nefes terk eylemez ḥuccâc-ı ‘aşḳ
Ehl-i ‘aşḳa Ka‘be'dür yeter ruḫ-ı cânân aña
Çeşmüñüñ ḳaṣdı eger cân ise ey şâh-ı cihân
Yolına olsun fedâ bir cân nedür biñ cân aña
‘Īd-i vaṣlıdur bugün gel âsitânında şehüñ
Vaḳtidür Mihrî ḳıl imdi cânuñı ḳurbân aña
‘Īd-i aḍḥâsın mübârek ḳılsun ol Ḥayy-ı Ḳadîm
Devlet-i rif‘atde virsün ‘ömr-i câvîdân aña

Günümüz Türkçesiyle

1. Gönül susuzdur; ona dudağından hayat suyu sun. Bedenim senin gamından ölmüştür; ona can versen ne olur? (Sevgilinin dudağı divan şiirinde ölümsüzlük veren âb-ı hayattır.)

2. Senin hayalin gönül ülkesinin sultanı olduğuna göre, her geldiğinde can bedenden çıkıp onu karşılamaya gitse şaşılır mı? (Sultan bir şehre geldiğinde halkın şehir dışına çıkıp onu karşılaması âdetine gönderme vardır; can bedenden çıkmak, ölmek demektir.)

3. Jüpiter (Müşterî) pencerenden bir zerre gibi üstüne düşer; görünüşe göre senin güneş yüzünü gördü ve ona hayran olup başı döndü. (Pencereden giren güneş ışığında dönüp duran toz zerreleri düşünülmüştür: en büyük gezegen bile senin önünde bir toz tanesi kadardır.)

4. Senin bakışının hayali göğsüme konuk olalı, kaşının yayı gönül evini oklarla süsledi. ("Yâ" eski Türkçede yay demektir; kaş yaya, kirpik ve bakış oka benzetilir.)

5. Ey hükümdar, yoluna saçmak için gözlerimin kanlı yaşını inci ve mercan yaptım. (Büyüklerin geçtiği yola altın ve mücevher saçılırdı; şairin saçacağı mücevher, gözyaşının beyazı ile kanının kırmızısıdır.)

6. Âşıkların kalbini saf altın yapmak için, yıkık gönül senin güzellik hazinenin cevherini saklar. (Hazineler viranelerde gizli bulunur; "kalb" hem gönül hem de ayarı bozuk, sahte para demektir. Sevgilinin güzelliği, âşığın sahte kalbini saf altına çeviren bir cevherdir.)

7. Senin güzelliğinin gül bahçesinde tatlı sesli bülbül, her sabah gülün defterinden ona bir unvan mektubu okur. (Bülbül sabahları güle şakır; burada güzelliğe yazılmış bir resmî hitap mektubunu okur gibidir.)

8. Senin güzelliğinin meclisinde lale sâkî olsa şaşılır mı? Gül bahçesinde açılıp gülen gül, onun için kadehleri doldurdu. (Lale biçimiyle kadehe benzetilir; mecliste içki dağıtan sâkî laledir, kadehleri dolduran güldür.)

9. Yanaklarında saçı bir yılan olarak bahçıvanlık etmeseydi, onun cennet gibi güzelliğinin meyvesini toplamak kolay olurdu. (Saç, kıvrımları yüzünden yılana benzetilir; yılan da hazinenin ve bahçenin bekçisi sayılır.)

10. Kimdir o? Sultan Ahmed'dir; dünyanın hükümdarları onun eşiğinde emrine bakan kul olmuşlardır.

11. Herhangi bir cahil onun güzelliğinin mushafına bir kez baksa, o anda Kur'an ona şüphesiz ezberden açılır. (Güzelin yüzü, çizgileri ve benleriyle Kur'an sayfasına benzetilir.)

12. Bülbül onun yanaklarının hasretiyle nasıl inlemesin? Gülün karşısında inlemek ve figan etmek ona yaraşır.

13. Sabah rüzgârı onun güzellik bahçesinde zülfünü kıpırdatıp her an tavus gibi salınarak gösterir. (Rüzgârla dalgalanan saçlar, kuyruğunu açıp salınan tavusa benzetilir.)

14. Aşk hacıları sevgilinin sokağını bir an bile bırakmaz; aşk ehline sevgilinin yanağı Kâbe olarak yeter.

15. Ey dünyanın padişahı, eğer gözünün niyeti can almaksa, o yolda can feda olsun; bir can nedir, bin can feda olsun.

16. Bugün kavuşma bayramıdır; padişahın eşiğine gel. Ey Mihrî, şimdi tam vaktidir, canını ona kurban et.

17. Ezelî ve daima diri olan Allah, onun Kurban Bayramı'nı mübarek kılsın; yüce devlet içinde ona ebedî ömür versin.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir on yedi beyitlik kısa bir kasidedir. Neşirdeki başlığı "Ḳaṣîde-i Sulṭân Aḥmed"dir. Vezni aruzun "Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün" kalıbıdır. Kafiyesi "-ân" sesi (ḥayvân, cân, sulṭân, ser-gerdân, mihmân), redifi ise her beytin sonunda tekrarlanan "aña" (ona) kelimesidir. Kaside, gazel gibi ilk beytin iki mısraının ve sonraki beyitlerin ikinci mısralarının kafiyelendiği, bir büyüğe sunulan uzun nazım şeklidir. "Aña" redifi her beyitte sözü bir kez daha övülen kişiye ya da onun güzelliğine çevirir.

Kasidenin bölümleri kısa ama düzenlidir. İlk dokuz beyit, gazel havasında bir sevgili övgüsüdür: dudak, kaş, bakış, saç, gül bahçesi. Bu bölümde sevgiliye beşinci beyitte "ḫusrevâ" (ey hükümdar) diye seslenilmesi, sevgilinin baştan beri hükümdarın kendisi olduğunu sezdirir. Onuncu beyit girizgâhtır: "Kimdür ol Sulṭân Aḥmed" sorusuyla övülenin adı verilir. 11-15. beyitler Şehzade Ahmed'in güzelliğini ve kudretini över, on altıncı beyitte mahlas geçer, on yedinci beyit duadır. Ankara Millî Kütüphane nüshasında kasidenin onuncu beyitten sonrası bulunmaz; bu nüshada şiir, şehzadenin adının anıldığı beyitle biter.

Anlam ve Söz Sanatları

Kasidenin dikkat çeken yanı, övgünün bir sevgili şiiri diliyle yapılmasıdır. Divan şiirinde hükümdarı sevgili gibi övmek bilinen bir yoldur, ancak bu kasidede övgünün neredeyse tamamı güzellik tasviridir; savaş, adalet ya da cömertlik gibi kasidenin alışılmış övgü konuları birkaç sözle geçiştirilir. Şehzadenin yüzü mushaftır, saçı tavus gibi salınır, yanağı aşk hacılarının Kâbesidir. Divandaki II. Bayezid kasidesinde öne çıkan güneş, kılıç ve adalet vurgusu yanında, bu şiir şairin Amasya'daki şehzade meclisine daha yakın, daha samimi bir dille seslendiğini gösterir.

Şiir, divan şiirinin bilinen mazmunlarıyla örülüdür. Birinci beyitte dudak hayat suyuna, beden ölüye benzetilir; "teşne" (susuz) ile "çeşme", "mürde" (ölü) ile "cân" arasında hem tenasüp hem tezat vardır. İkinci beyit, sevgilinin hayalini gönül ülkesine gelen bir sultan olarak düşünür ve canın onu karşılamak için bedenden çıkmasını, yani ölmeyi, bir karşılama töreni gibi anlatır. Üçüncü beyitte pencereden düşen ışıkta dönen toz zerresi imgesiyle Jüpiter gibi büyük bir gezegen küçültülür; bu bir mübalağa örneğidir. Dördüncü beyitteki kaş-yay ve bakış-ok benzetmeleri divan şiirinin en yaygın teşbihlerindendir. Altıncı beyitteki "ḳalb" kelimesi tevriyelidir: hem gönül hem de ayarı düşük, sahte para anlamına gelir. Şair bu iki anlamı "ḫâliṣ-i zer" (saf altın), "genc" (hazine) ve "cevher" kelimeleriyle birleştirerek sevgilinin güzelliğini âşığın kalbini arıtan bir simyaya dönüştürür. Yedinci, sekizinci, on ikinci ve on üçüncü beyitlerde gül, bülbül, lale ve sabah rüzgârı aynı bahçe tablosunun parçaları olarak bir arada kullanılmıştır.

Şiirin asıl ustalığı, son beyitlere doğru dinî bayram ile aşk dilinin iç içe geçmesindedir. On dördüncü beyitte âşıklar hacılara, sevgilinin yanağı Kâbe'ye benzetilir. On beşinci beyitte can feda etmekten, on altıncı beyitte "‘îd-i vaṣl" (kavuşma bayramı) gününde canı "ḳurbân" etmekten söz edilir ve son beyitte açıkça "‘Īd-i aḍḥâ", yani Kurban Bayramı anılır. Böylece hac, Kâbe, kurban ve bayram kelimeleri, Kurban Bayramı'nın kendisini oluşturan unsurlar olarak tenasüp içinde dizilmiş olur. Bayram tebriği için yazılan şiir, bayramın anlamını sevgiliye can kurban etme mazmunuyla birleştirir. On birinci beyitte yüzün mushafa benzetilmesi de bu dinî kelime ağının bir parçasıdır.

Mahlas beytinde şairin kendine seslenip "canını ona kurban et" demesi, divan şiirinde âşığın alışılmış tavrıdır. Bir kadın şairin bu sözleri bir şehzadeye yöneltmesi ise tezkirelerin Mihrî hakkında yazdıklarıyla birlikte okunduğunda, onun erkek şairlerin hâkim olduğu bir geleneğin âşık dilini kendi adına rahatlıkla kullandığını gösterir. Âşık Çelebi'nin Mihrî'nin şiirinde "nâmahrem" sözler bulunduğunu yazması da bu açık sözlülükle birlikte düşünülebilir.

Tarihî Bağlam

Kaside, başlığından ve onuncu beytinden anlaşıldığı üzere Şehzade Ahmed'e sunulmuştur; son beyit de bir Kurban Bayramı tebriği olduğunu açıkça söyler. II. Bayezid 1481'de tahta çıkıp Amasya'dan ayrıldığında yerine oğlu Ahmed geçmiş ve otuz yıl kadar Amasya'da sancakbeyi olarak kalmıştır. Şehzade, babası gibi çevresine şairleri, musikişinasları ve nakkaşları toplamış; Mihrî Hatun da bu mecliste Âfitâbî, Münîrî ve Makâmî gibi şairlerle birlikte yer almıştır. Divan neşrini hazırlayan Mehmet Arslan'a göre divandaki on yedi kasideden onu Şehzade Ahmed'e sunulmuştur ve bunların hemen hepsi Ramazan ya da Kurban bayramı tebriği olarak yazılmıştır. Sehî Bey de tezkiresinde Mihrî'nin Sultan Ahmed'e pek çok kaside ve gazel verdiğini kaydeder. Bu kaside, bu bayram tebriklerinin en açık örneklerinden biridir; ancak hangi yılın bayramı için yazıldığı bilinmemektedir.

Şiirde Ahmed'in "Sulṭân Aḥmed" diye anılması, şehzadelerin "sultan" unvanıyla anıldığı dönem kullanımına uygundur. "Ey şâh-ı cihân" ve "cihân ḫusrevleri onun eşiğinde kul olmuşlardır" gibi ifadeler ise şehzadeye yöneltilen övgülerde görülen bir mübalağadır. İstanbul Üniversitesi nüshasında başlık "Velehu Fî Medḥihi Ṭâbe Mes̱vâhu" (yine onun, onu övmek üzere; mekânı hoş olsun) biçimindedir. "Ṭâbe mes̱vâhu" ölmüş biri için söylenen bir duadır; bu nüshanın Şehzade Ahmed'in ölümünden sonra yazıya geçirildiği anlaşılır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar