Özgün Metin
Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün
İḥyā-yı la‘l-i nābuña inkār ider faḳīh
Bilmez ne remz idügini sırr-ı nefaḫtü fīh
‘Uşşāḳ-ı nükte-dānuñ irilmez ḫayāline
İtme mücādele benüm ile sen ey faḳīh
Hem-demlik ile ‘ārife zāhid ḳaçan döner
Hem-riştelikle dürre şebe olamaz şebīh
Sūz-ı derūn yürek yaġın eritdise ne ġam
Şem‘ olamazdı rūşen eritmeseyidi pīh
Dīvāne göñlümün ḫaberin virdi bād-ı ṣubḥ
Sevdā-yı zülf-i yār ile olmış oñat sefīh
Ṣaḥrā-yı ‘ışḳuñ içre göñül vehm ider belī
Vaḥşet virür kişiye tehī olsa şöyle tīh
Mülk-i ḳanā‘at ehli ‘aceb ẕevḳ ider Münīr
Ṭūbā li-sākinīh vü büşrā li-zāviyīh
Günümüz Türkçesiyle
1. Fakih (fıkıh bilgini) saf yakut gibi dudağının can verişini (ölüyü diriltmesini) inkâr eder; "nefaḫtü fīh" ("ona ruhumdan üfledim") sırrının ne remz olduğunu bilmez.
2. Nükteyi bilen âşıkların hayaline erişilmez; ey fakih, benimle tartışmaya girme.
3. Zahit, (ariflerle) arkadaşlık etmekle ne zaman arif olur; şebe de inciyle aynı ipe dizilmekle inciye benzemez.
4. İçteki yangın yüreğimin yağını erittiyse ne gam; mum, yağını eritmeseydi parlak olamazdı.
5. Seher yeli divane gönlümün haberini verdi: sevgilinin zülfünün sevdası yüzünden iyice akılsızlaşmış.
6. Evet, aşk çölünde gönül vehme kapılır (korkar); çöl böyle boş olunca insana ıssızlık ve korku verir.
7. Münîr, kanaat ülkesinin ehli ne tuhaf (ne hoş) bir zevk sürer: "Ne mutlu orada oturana, müjdeler olsun onun köşesinde yaşayana."
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir yedi beyitlik bir Türkçe gazeldir; neşirde Türkçe gazellerin iki yüz elli yedincisidir (tg 257). Vezin "mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün" kalıbıdır. Ersoy'un girişteki redif listesinde bu gazelin numarası geçmez; kafiye "-īh" sesine dayanır: faḳīh, fīh, şebīh, pīh, sefīh, tīh ve zāviyīh. "Faḳīh" kelimesi matlada ve ikinci beyitte iki kez kafiye olur. Mahlas beytinin ikinci mısraı ("Ṭūbā li-sākinīh vü büşrā li-zāviyīh") Arapçadır; matladaki "nefaḫtü fīh" de Arapça bir ibaredir. Gazel iki divan nüshasında (VT 159a, VY 132a) bulunur. Neşirdeki tek nüsha farkı matladadır: "Bilmez" VT'de "Bilmez mi" biçimindedir; bu okumayla mısra bir soruya döner. Kime ve ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.
Anlam ve Söz Sanatları
Gazel, âşık ile fıkıh bilgini ve zahit arasındaki tartışmayı konu edinir. Kubbealtı Lugatı "fakih" kelimesini fıkıh âlimi, "ihyâ" kelimesini diriltme ve tasavvufta ölü kalpleri iman, aşk ve irfanla diriltme diye açıklar. Matladaki "nefaḫtü fīh" ibaresi bir iktibastır: Hicr suresinin 29. ayetinde Allah, insan için "Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman" (Diyanet meali) der; Arapça metinde "ve nefaḫtü fīhi min rūḥī" geçer. Kubbealtı "nefh" maddesinde "nefh-i ruh" terkibini ruh üfleme, ruh verme diye açıklar ve Yenişehirli Avnî'nin "nefh-i Îsâ" ile ölüyü ihya etmeyi anan beytini örnek verir. Sevgilinin dudağının can verişi bu ilahi nefese bağlanır; fakih ise yalnız zahire baktığı için bu remzi anlamaz.
İkinci beyitte Kubbealtı Lugatı'nın "nükteci, nükteli söz söyleyen" diye açıkladığı "nükte-dân" sıfatı âşıklara verilir; fakihle tartışmak boşunadır. Üçüncü beyit irsal-i mesel niteliğindedir. Kubbealtı Lugatı "ârif" kelimesini çok anlayışlı, hakkıyla bilen, irfan sahibi; "rişte" kelimesini iplik diye açıklar. İnciyle aynı ipe dizilmiş bir taş inci olmayacağı gibi, ariflerle oturan zahit de arif olmaz. "Şebe" kelimesini siyah ve değersiz bir taş olarak anlıyoruz; sözlüklerde bu kelimenin açıklamasını bulamadık (bizim okumamızdır). Dördüncü beyitte âşık kendini muma benzetir: mum yağını eriterek ışık verir, âşık da yürek yağını eriterek aydınlanır. "Pīh" kelimesini bağlamdan iç yağı diye anlıyoruz (bizim okumamızdır).
Beşinci beyitte Kubbealtı Lugatı'nın aşk ve kara sevda (mâlihulyâ) anlamlarını kaydettiği "sevdā" kelimesi, zülfün karalığıyla da ilgilidir. Aynı sözlük "onat" kelimesini iyi, mükemmel; "sefih" kelimesini akılsız, zevke düşkün diye açıklar. Altıncı beyitte Kubbealtı "tîh" kelimesini çöl, "vahşet" kelimesini hem yabanîlik hem ıssızlık, yalnızlık diye verir; boş çöl insana korku verir, gönül de aşk çölünde vehimlere kapılır. Mahlas beytinde kanaat bir ülke olarak düşünülür. Kubbealtı "tûbâ" kelimesini "ne mutlu" anlamında bir ünlem ve cennette bulunduğuna inanılan büyük ağaç diye, "büşrâ" kelimesini müjde, "zâviye" kelimesini köşe ve tarihte derviş zaviyesi diye açıklar. Arapça mısra, kanaat ülkesinde oturanı ve onun bir köşesine çekileni kutlar; "zāviye" kelimesi burada inzivaya çekilen dervişin köşesini de akla getirir (bizim tespitimizdir).
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 346, tg 257 (giriş s. 15-18). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
Resmî kaynaklar
- Kur'an-ı Kerim, Hicr suresi 15/29, Diyanet İşleri Kur'an-ı Kerim Türkçe Meali (Açık Kuran). https://acikkuran.com/15/29
Kitaplar
- Kubbealtı Lugatı (Misalli Büyük Türkçe Sözlük), "fakih", "ihyâ", "nefh", "nüktedan", "ârif", "rişte", "sevdâ", "onat", "sefih", "tîh", "vahşet", "tûbâ", "büşrâ" ve "zâviye" maddeleri. https://lugatim.com/s/tûbâ
Çevrimiçi kaynaklar






