Osmanlı hanedanının sancağa çıkan şehzadeleri arasında adı en az anılanlardan biri Mahmud'dur. II. Bayezid'in sekiz oğlundan en küçüğüydü; kardeşlerinden Selim tahta oturdu, Ahmed ile Korkud taht mücadelesinin hem öznesi hem kurbanı oldu, Mahmud ise bu kavgaya yetişemeden, otuz iki yaşında Manisa'da öldü. Hayatı bir sancak valisinin hayatı olarak okunabilir: tahrir defterlerinde has köyleri, vakıf belgelerinde bir medrese arazisi, tezkirelerde çevresindeki şairler, bir tarihçinin anlattığı bir ayı avı ve Bursa'da bir türbe.

Amasya'da doğdu, çocukluğunu babasının sancak sarayında geçirdi, on yaşlarında Kastamonu'ya gönderildi ve yirmi yıla yakın orada kaldı. Kardeşi Alemşah'ın ölümü üzerine Manisa'ya geçti, üç dört yıl sonra da hayata veda etti. Bu hayatın Amasya'daki payı doğumla ve anneyle sınırlı kalır; yine de ne kadarının bilinip ne kadarının bilinmediğini ayırmak, şehrin şehzadeler tarihindeki küçük ama gerçek bir halkasını görmek bakımından yararlıdır.

Bir Amasya Doğumu

Şehzade Mahmud, babası Bayezid'in Amasya sancak beyliği sırasında bu şehirde dünyaya geldi. Cevdet Yakupoğlu'nun hazırladığı ve Mahmud üzerine yazılmış başlıca bilimsel çalışma sayılan makale, Hoca Sadeddin ile Solakzâde'ye dayanarak doğum tarihini hicrî 880, yani miladî 1475-1476 olarak verir. Kimi kaynaklar doğumu 1476'ya, kimileri 1475'e yerleştirir. Gün ve ay bilinmez. Mahmud, Bayezid'in tahta çıkmasından önce, şehzadelik yıllarında doğmuş en küçük oğuldu.

Bayezid'in sekiz oğlu Abdullah, Şehinşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Alemşah ve Mahmud olarak sayılır. Bunlardan yalnızca Ahmed, Korkud ve Selim babalarından sonra yaşadı; diğerleri Bayezid'in sağlığında öldü. Aynı çalışma, şehzadelerin doğum, ölüm ve görev yılları konusunda Uzunçarşılı'nın eserlerinde birbirini tutmayan kayıtlar bulunduğunu da not eder. Örneğin bir yerde Kastamonu sancak beyi olarak Mahmud yerine Mehmed gösterilir. Bu tür çelişkiler, aktarılan tarihlerin neden çoğu zaman "yaklaşık" ve "muhtemel" sözleriyle verildiğini açıklar.

Annesi kaynaklarda Bülbül Hatun adıyla geçer. Aynı hatundan Şehzade Ahmed, Gevhermelik Sultan, Hundî Sultan, Hatice Sultan ve Şah Sultan da dünyaya gelmiştir. Mahmud böylece Amasya'nın en tanınmış şehzadelerinden Ahmed'in öz kardeşidir. Vakıf belgelerini inceleyen bir araştırmaya göre Bülbül Hatun, oğlu Ahmed Amasya sancak beyi iken onun yanında kalmıştır. Mahmud'un Amasya'daki çocukluğuna ilişkin kaynaklardaki tek genel bilgi, bu yılların babasının valilik sarayında geçtiğidir. XV. yüzyılda Amasya, Osmanlı sancak merkezlerinin başında geliyordu ve şehirdeki idarî, ilmî ve edebî birikim, saray ortamında doğan şehzadelerin iyi bir eğitim almasında birinci derecede rol oynuyordu. Mahmud'un kendi hocalarının adı ya da Amasya'daki günlük hayatı hakkında ise bilgi yoktur. Bayezid'in kendi Amasya şehzadeliği sırasında lalasının Ali Paşa olduğu bilinir; Mahmud'un çocukluk lalasının kim olduğu belgelenmemiştir.

Amasya yıllarına dair elde şehzadenin adını taşıyan bir yapı, bir vakıf ya da bir olay bulunmaz. Elde olan, doğum yeri ile annedir.

Annesinin Amasya ve Ladik'teki Hayratı

Mahmud'un Amasya ile bağı yalnız doğumundan ibaret değildir. Annesi Bülbül Hatun, Ladik'te kendi adıyla anılan bir cami ve imaret ile bunlara bağlı vakıflar kurmuş, Amasya'da cami-mescit ve sıbyan mektebi ile bunların vakıflarını tesis etmiştir. Vakıflar Dergisi'nde yayımlanan bir araştırma, hatunun bütün mal varlığını Amasya ve Ladik'te yaptırdığı hayır kurumlarının devamı için vakfettiğini, bu kurumların işleyişini düzenlemek üzere 1511 ve 1513 tarihlerinde iki vakfiye hazırlattığını bildirir. Vakfiyelerde vakıf malları, görevliler, görevlilerin yapacağı işler, ücretleri ve imaretten yararlanacak kişiler ayrıntılı biçimde sıralanmıştır. Vakfın gelir ve giderleri de bu belgelerle birlikte vakıf muhasebe defterleri üzerinden izlenebilmektedir.

Bülbül Hatun, kocası II. Bayezid'den ve oğlu Mahmud'dan sonra, 1515'te vefat etti ve Bursa Muradiye'de kendi yaptırdığı türbeye gömüldü. Hayratının iki ayağı vardı: Amasya ile Ladik bir yanda, Bursa öbür yanda. Oğlunun adı ise bu yerleşimlerden yalnızca Bursa'da bir yapıyla anılır.

Sünnet ve İstanbul'daki Çocukluk

Fatih Sultan Mehmed'in oğullarından Cem'in 1472 başlarında, Bayezid'in en büyük iki oğlu Abdullah ve Şehinşah'la birlikte sünnet edildiği anlatılır. Mahmud o sırada henüz doğmamıştı. Bayezid'in diğer oğullarının ise 1480 dolaylarında İstanbul'da, Cem'in oğlu Oğuz Han'la birlikte sünnet edildiği nakledilir. Yakupoğlu, Mahmud'un da beş yaşlarındayken bu törende sünnet edilmiş olabileceğini ileri sürer; bu bir çıkarımdır ve kesin bir kayda dayanmaz. Hoca Sadeddin, Fatih zamanında sünnet edilmeyen şehzade çocukları için 1490'da gösterişli düğünler yapıldığını yazar, ancak orada yalnızca Ahmed'in oğlundan ve vezir oğullarından söz eder. Bu nedenle Mahmud'un sünnetinin daha önce yapıldığı sonucuna varılır.

3 Mayıs 1481'de Fatih Sultan Mehmed öldüğünde Mahmud, kardeşleri Alemşah ve Korkud'la birlikte İstanbul sarayında bulunuyordu. Babaları Bayezid hâlâ Amasya'daydı ve henüz başkente ulaşamamıştı; bu boşlukta sarayda bulunan oğullardan Korkud kısa bir süre için tahta çıkarıldı. Mahmud'un o sırada beş altı yaşında olduğu düşünülür. Bayezid, Cem'le giriştiği mücadeleyi kazanıp tahta oturduktan sonra devlet işlerini yeniden düzenlerken oğullarını Anadolu'nun önemli sancaklarına göndermeye başladı. Eski Türk devlet geleneğinin gereği olan bu uygulama, çocukları yönetim işine erken yaşta alıştırmanın yanı sıra hanedan üyelerini ülkenin farklı yerlerine yerleştirmenin de bir yoluydu.

Kastamonu Sancağı

Kastamonu, XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir Osmanlı sancak merkeziydi. Fatih önce 1460'ta Karadeniz kıyısındaki Amasra'yı aldı, ardından Candaroğulları'nın elindeki Kastamonu ve Sinop'u İsmail Bey'den savaşsız teslim aldı. Kastamonu'nun idaresi çok kısa bir süre İsmail Bey'in kardeşi Kızıl Ahmed Bey'e verildiyse de bu bey bölgeden uzaklaştırıldı ve şehir 1461'de yeni bir idarî düzenlemeyle sancak merkezi yapıldı. Burada görev yapan ilk Osmanlı şehzadesi Fatih'in oğlu Cem oldu (1469-1474). Cem Kastamonu'da iyi bir eğitim gördü; çevresinde Tirmizli Aynî ve İsfahanlı Hamidî gibi âlim ve edipler vardı, Arapça ve Farsça bu kişiler aracılığıyla öğrenildi. Cem, kardeşi Mustafa'nın 1474 Ağustos'unda Karaman'da ölmesi üzerine Karaman valiliğine atandı ve aralık ayında Kastamonu'dan ayrıldı. Ondan sonra Fatih'in son yıllarında şehre Süleyman Paşa vali olarak gönderildi; Süleyman Paşa 1480'deki Rodos kuşatması sırasında şehit düştü.

Mahmud'un Kastamonu valiliğine kesin olarak hangi tarihte atandığı bilinmez. Yakupoğlu, on yaşlarında, yani 1484-1485'te sancağa çıkarılmasını kuvvetle muhtemel görür. Hicrî 892 Cemaziyelevvel sonunda tamamlanan Kastamonu-Sinop tahririnde şehzadenin has köyleri kayıtlı olduğundan, en geç 24 Mayıs 1487 tarihinden önce sancak beyi olduğu anlaşılır. Tahrirde adı "Hasha-i Hazret-i Şehzâde", "Hasha-i Şehzâde-i Civan-baht Sultan Mahmud" gibi kalıplarla geçer; "Sultan" unvanı o dönemde diğer şehzadeler için de kullanılıyordu. Çalışma görev süresini genel olarak 1484-1504 aralığında verir.

Haslar ve Maiyet

Bayezid'in bütün oğullarına belirli haslar tahsis edilmişti; 1503 tarihli kayıtlara göre her birinin yıllık geliri bir milyon iki yüz bin akçeye ulaşıyordu. Mahmud'un haslarının köyleri Kastamonu merkezi ile Kuzyaka, Devrekâni, İnebolu, Göl, Daday, Taşköprü, Boyabat ve Sinop kazalarına dağılıyordu. Boyabat ovasındaki köyler pirinç ekimiyle öne çıkıyordu; kimi köylerde iki üç, kimilerinde otuz kırk çeltikçi hanesi bulunuyor, gelir üretime göre değişiyordu. Sinop çevresinde beş kişilik bir "bazdârân" cemaati de şehzadenin haslarına dahildi. Köy adlarına bakılırsa halk çoğunlukla Müslüman'dı ve köylerin önemli bir bölümü bölgeye Selçuklu ve beylikler döneminde gelen Oğuz boylarınca kurulmuştu.

Şehzadeler valilik yaptıkları yerde yarı hükümdar gibi hareket ediyor, ancak adlarına para bastıramıyor ve hutbe okutamıyordu. Yanlarına devlet merkezi lala, silahdar, kapıcıbaşı, emir-i alem, emir-i ahur, defterdar ve nişancı gibi görevliler atar, bunlara köy gelirleri has olarak ayrılırdı. Mahmud'un maiyetinde de bu kadro vardı. Lalası kayıtlarda "Lala Paşa" olarak geçer, asıl adının Hüsrev Bey olması muhtemel görülür; ona Alpağut köyü ile Daday'a bağlı birçok köy ve yaylak has olarak verilmişti. Divanın üyelerinden Defterdar Muhyiddin Çelebi'nin de Evlani ve Araç nahiyelerinde köyleri vardı. Tahrirlerde ayrıca Kuzyaka seraskeri Kemal, Kastamonu mir-alemi Hocendî, Taşköprü zâimi Ali Çelebi gibi sancağın askerî görevlilerinin adları geçer. Yakupoğlu bu düzeni, Cem'den başlayarak Kastamonu'da kurulmuş küçük bir devlet mekanizması, bir hükümet kopyası olarak niteler.

Şairler de bu çevrenin parçasıydı. Latîfî Tezkiresi'ne göre dönemin tanınmış şairlerinden Necati Kastamonu'ya Mahmud'la birlikte gelmiş, bir süre şehzadenin nişancılığını yapmıştı. Tâlî defterdarlığı, Sun'î-i Kadîm divan kâtipliğini yürütmüş, Devrekâni yöresinden şair Andelîbî de şehzadenin nedimi ve şairi olmuştu. Necati'nin Kastamonu'da ne kadar kaldığı bilinmez, fakat bazı şiirlerinde şehrin halk kültürünün ve ağız özelliklerinin izleri görülür; Yakupoğlu, Necati ile Mahmud'u birleştiren en önemli noktalardan birini bu şehirde yaşamış ve etkilenmiş olmalarına bağlar. Sehî Bey, Sun'î, Şevkî, Fedayî ve Zatî gibi isimler de Kastamonu ya da Manisa'da şehzadenin hizmetinde bulunmuştur. Arslanoğlu Hamza Bâlî ise (ö. 1493-1494) Mahmud adına bir eser kaleme almıştı.

Eserleri ve İcraatı

Yakupoğlu, Mahmud'un Kastamonu'daki eserlerinin bugün ayakta olmadığını, tarihî vesikalarda da fazla bilgi bulunmadığını belirtir. Kendi adına bir cami ile bir çeşme yaptırdığı bilinir. Cami, Taşköprü kazasının Gökçeağaç köyünde, yani bugünkü Hanönü civarında 1490'larda inşa edilmiştir. 1928 tarihli bir vakıf belgesi yapının o tarihte hâlâ ayakta ve ibadete açık olduğunu gösterir; sonradan yıkılmış olmalıdır. Çeşme Devrekâni'nin Çayırcık köyündedir. Şehzade bu çeşmenin bakımı için köydeki, Candaroğlu II. İbrahim Bey'in yaptırdığı hamamı timardan çıkarıp vakfetmiş, Kastamonu merkezinde bir bahçeyi de vakfa katmış, gelirin bir bölümünü Medine hizmetlilerine ayırmıştır. Hamamın yıllık hasılı 500, bahçeninki 1315 akçe olarak yazılıdır.

Hamamın timardan vakfa dönmesi bir istisna değildi. Fatih zamanında Kastamonu'da bazı vakıf arazileri timara çevrilmiş, bazı medrese vakıfları müsellem çiftliklerine katılmıştı; II. Bayezid'in genel siyaseti bunların yeniden vakfa iadesi yönündeydi ve Mahmud bu işte rol aldı. Hicrî 899 Muharrem ortasına, yani 26 Ekim 1493'e tarihlenen bir hüküm, Taşköprü'deki Muzaffereddin Medresesi'ne ait Buçama ve Karınca adlı iki parça arazinin, Kastamonu kadısının merkezin emriyle yaptığı teftiş ve şehzadenin tahkiki üzerine yeniden medrese vakfına bağlandığını bildirir. Şehzade yörenin en büyük idarî ve mülkî amiri olarak vakıf kayıtlarını incelettirmiş, bozulmayı tespit edip merkeze bildirmişti. Belge ayrıca Mahmud'un 1493'te hâlâ Kastamonu'da görevde olduğunu doğrular. 1502 tarihli Kastamonu-Çankırı Müsellemân Defteri'nde de adı sık sık geçer; aynı defter, Sinop'taki müsellem cemaatinin bu tarihten önce padişah hükmüyle şehzadenin hizmetine verildiğini kaydeder.

Kastamonu çevresinde avcı kuş yetiştiriciliği Candaroğulları'ndan beri önemliydi; burada yetişen doğan ve şahinler Anadolu'dan Suriye, Mısır, İran ve Türkistan'a kadar götürülürdü. Mahmud bu geleneği sürdürdü. Bazdar ve sayyad denilen uzmanları tespit ettirdi, babasının onayını alarak bunları müsellemlikten muaf tuttu ve kuş yetiştirme görevine atadı. Bu görevliler kuş yuvalarına bakıyor, mevsimi gelince yavruları alıp ilgili birimlere teslim ediyordu. 1487 başındaki tahrirde bu görevle beş nefer bazdar kayıtlıdır.

Mahmud'un çevresinde avcılık ve atıcılık da önemli yer tutuyordu. Kastamonulu şair Ferâhî, ona yazdığı bir kasidede şehzadenin av köpeklerini ve keklik ile bıldırcın avındaki maharetini över. Bu ilgi, Türk hükümdar ve beylerinin av geleneğinin Kastamonu'da sürdürüldüğünün bir göstergesi sayılır.

Ayı Rivayeti

Tarihçi İbn Kemal, şehzadenin cesaretini göstermek için bir olay nakleder. Anlatıya göre Mahmud'un idaresindeki yerlerde iri ve güçlü bir ayı çıkmış, günlerce halkı tehdit etmiş, yolları kesmiş, bir Türk'e saldırıp onu yaralamış ve atını öldürmüştür. Ayıyı öldürene bin akçe verileceği ilan edilir, ama canavar bir türlü ortadan kaldırılamaz. Sonunda şehzade, yaralı adama haber göndererek ayının geçeceği yerde belirli bir gün beklemesini söyler ve o gün sabah erkenden, kılık değiştirip silahlanarak gizlice yanına gider. Ayı iki arka ayağı üzerinde doğrulup pençeleriyle şehzadeye yürüdüğünde Mahmud kılıcıyla onu ikiye böler.

Yakupoğlu bunu bir belge olarak okumaz; şehzadenin halk arasında destan kahramanı gibi anıldığının işareti sayar. Ormandaki canavarı öldüren Oğuz Kağan'a yapılan örtük benzetmeye dikkat çeker, benzer bir hikâyenin Cem Sultan için Balkanlar'da anlatıldığını da hatırlatır. İbn Kemal aynı bölümde Kastamonu'nun Mahmud'un valiliği sayesinde huzur bulduğunu, adaletin sağlanmasıyla yerli yabancı herkesin güvene kavuştuğunu ve yörenin ileri gelenlerinin şehzadenin himayesine girdiğini yazar. Bu övgülerin dönemin tarih yazımı geleneğine göre okunması gerekir.

Saruhan Sancağı ve Manisa

Mahmud Kastamonu'da görev yaparken kardeşi Alemşah Manisa sancak beyiydi. Alemşah hicrî 908'de (1503) Manisa'da ölünce Mahmud onun yerine Saruhan sancağına gönderildi. Hoca Sadeddin tayini hicrî 910 / 1504 olarak verir. İbn Kemal, şehzadenin Kastamonu ve Saruhan sancaklarında toplam yaklaşık yirmi yıl valilik ettiğini yazar. Manisa o dönemde hanedan için son derece önemli bir şehirdi; Fatih de, Kanuni de şehzadeliklerini orada geçirmişti. Bayezid'in oğullarından Abdullah, Şehinşah, Korkud ve Alemşah da Manisa'da görev yapmıştı. Şehzadeler bütün maiyetleriyle II. Murad'ın yaptırdığı Saray-ı Âmire'de otururdu ve Mahmud'un da oraya yerleştiği düşünülür.

Yakupoğlu'na göre Alemşah, zevk ve eğlenceye dalan, vilayet işleriyle ilgilenmeyen bir şehzade olarak halkın gözünde devletin itibarını zedelemişti; Mahmud'un bu kötü izlenimi silmeye çalışmış olması gerekir ve bunda başarılı görünür. Bu bir çıkarımdır, doğrudan bir kaynağa dayanmaz. Kastamonu'da başlattığı alışkanlığı Manisa'da da sürdürdü, çevresine âlim, edip ve şairleri topladı. Necati burada da nişancılık ve musahiplik yaptı. Necati'nin yolu daha önce Karaman valisi Şehzade Abdullah'ın maiyetinden geçmişti; Abdullah'ın ölümünden sonra uzun süre İstanbul'da II. Bayezid'in himayesinde kalmış, sonra Mahmud'un hizmetine girmişti. Şehzade ona büyük yakınlık gösterdi ve onu meclisinden ayırmadı. Kastamonulu Şemsî adlı bir kadı Necati'nin bazı gazellerini bestelemişti. Sehî Bey tezkiresinde Mahmud ile Necati arasındaki yakın ilişkiyi dile getiren şiirlere yer verir. Manisa dönemindeki lalası Kasım Bey'dir.

İdarî icraat bakımından Manisa yılları sessizdir. Hoca Sadeddin, İbn Kemal ve Lütfi Paşa şehzadenin orada kısa süre valilik yaptığını söylemekle yetinirler; bunun nedeni, kısa görev süresi boyunca şehirde önemli bir olayın yaşanmamış olması olabilir. Mahmud'un Manisa'da cami ya da çeşme yaptırıp yaptırmadığı da tespit edilememiştir. Bilinen, çevresinde geniş bir ilim halkasının oluşmuş olduğudur.

Ölümü

Mahmud, ilmî ve edebî bakımdan dolu geçen ama idarî alanda fazla iş görmeye fırsat bırakmayan Manisa valiliği sırasında genç yaşta hastalanarak öldü. Yakupoğlu, İbn Kemal, Lütfi Paşa ve Emecen'e dayanarak ölüm tarihini hicrî 913 / 1507-1508 olarak verir; yaygın kullanımda yıl 1507'dir. Hastalığın adı kaynaklarda belirtilmez. Ölüm yaşı otuz iki olarak yazılır, ancak doğum tarihi belirsiz olduğu için bu yaş da yaklaşık kabul edilmelidir.

Ölümü çevresindeki şairleri derinden üzdü. Hoca Sadeddin, onun için yazılmış bir ağıttan ve bir tarih manzumesinden söz eder. Ağıtın son dizelerinde şehzade "Saruhan vilâyeti şahı Mahmud Han" diye anılır; tarih manzumesi ise "Kan ağlasun yıldız, felek inleyip dursun" diye başlar ve Lâmi'î'nin bir duasıyla biter. Şehzadeye "Han" denmesi dönemin üslubuna uygun görülmüştür. İbn Kemal onu Bayezid'in oğulları arasında beşinci sırada anar ve ayı, cevheri parlak bir inci gibi gösteren sıfatlarla över; ölümü üzerine "Burc-ı bârû-yı sa'adet oldı pest / Gevher-i dürc-i şeref oldı şikest" beytini nakleder. Babası Bayezid'in duyduğu derin üzüntüyü ise yine İbn Kemal'in aktardığı bir beyit anlatır: ay gittiyse güneş sağ olsun, dünya durdukça o baki kalsın. Burada Mahmud dolunaya, Bayezid güneşe benzetilmektedir.

Necati, hâmisinin ölümünden sonra İstanbul'a döndü, Divan-ı Hümâyun'da kâtiplik yaptı ve hicrî 914'te (1508-1509) orada öldü. Mahmud'un çevresindeki şairler bu kısa valilikten, tezkirelere ve tarihlere girecek kadar belirgin bir iz bıraktı.

Bursa'daki Türbesi

Mahmud'un kabri Bursa Muradiye Külliyesi içindeki türbededir. Bursa il kültür ve turizm kayıtlarına dayanan tanıma göre yapı 1506'da, şehzadenin annesi Bülbül Hatun tarafından Mimar Yakup'a yaptırılmıştır. Sekizgen planlı türbede kesme taş ve tuğla birlikte kullanılmış, üzeri iki sıra kirpi saçaklı, dıştan kurşun kaplı bir kubbeyle örtülmüştür. Kuzeybatıdaki giriş bölümü dört mermer ayakla taşınan Bursa tipi kemerlidir. İç duvarlar pencere üstüne kadar altın yaldızlı baskı motifli lacivert ve turkuvaz altıgen çinilerle kaplıdır, kubbe ve duvarların üst kısmı çok renkli kalem işiyle bezenmiştir. Mihrap dört sıra stalaktitlidir, kapı ve pencere kanatları özgündür.

İçeride Mahmud'un, oğulları Musa, Orhan ve Emir'in ve annesi Bülbül Hatun'un mermer sandukaları bulunur. Yakupoğlu yapıyı Mahmud'un ölümü üzerine 1507 dolaylarında yaptırılmış gösterir ve bir iddiaya göre mimarın Ali b. Abdullah olduğunu belirtir. 1506 ile 1507 arasındaki tarih farkı ve iki ayrı mimar adı çözülmeden kalmıştır.

XVI. yüzyılın ilk çeyreğine ait vakıf kayıtlarına göre türbeye Hüdavendigâr livasına bağlı Aydıncık nahiyesinden Eriklü, Ziyaret ve Hortaniye köyleriyle Ziyaret'e bağlı Çürüden-İlyas mezrasının gelirleri vakfedilmişti. Aynı dönemde Biga livasındaki Mîzân köyünün 4015 akçelik hasılı da "Vakf-ı Sultan Mahmud Şehzâde" adıyla mezar için ayrılmıştı.

Ailesi ve Oğulları

Mahmud'un Kastamonu valiliği sırasında evlendiği anlaşılır, fakat eşinin kimin kızı olduğu ya da hangi aileden geldiği tespit edilememiştir. Candaroğulları hanedanından bir hatunla evlenmiş olması mümkündür; bu bir ihtimaldir, kesin bilgi yoktur. Ayrıca başka evlilikler yaptığı da ileri sürülmüştür ve oğlu Musa'nın annesinin farklı bir kadın olduğu söylenir. Sancağa çıkan şehzadelere hükümdar tarafından hediye gönderilmesi âdetti; Bayezid de 1485'te Kastamonu sancak beyi Mahmud'a altı oğlan ve beş cariye göndermişti, dolayısıyla bu cariyelerden biriyle evlilik de söz konusu olabilir.

Kaynaklara göre Mahmud'un Musa, Orhan ve Emir Han (kimi kayıtlarda yalnızca Emîr; bir adlandırmada Süleyman) adlı üç oğlu vardı. Üçü de 1490'larda Kastamonu'da doğmuştu. Babalarının Manisa'da ölümü üzerine Orhan Kastamonu'ya, Musa Sinop'a sancak beyi atandı; Emir Han ise henüz çocuktu. Sinop'un o tarihte Kastamonu'dan ayrı bir sancak olup olmadığı açıklığa muhtaçtır, çünkü şehir 1530'larda bile Kastamonu sancağının bir kazasıydı.

1512'de I. Selim tahta çıkıp Ahmed ile Korkud'u ortadan kaldırırken, Bursa'da bulunan bu yeğenlerini de öldürttü. Hoca Sadeddin, Mahmud'un üç oğluyla birlikte Şehinşah'ın oğlu Mehmed ile Alemşah'ın oğlu Osman'ın da Bursa'da amcaları tarafından, devletin bekası gerekçesiyle ortadan kaldırıldığını nakleder. İdris-i Bitlisî olayı daha ayrıntılı anlatır: Ahmed ile Selim arasındaki taht mücadelesi sürerken bu şehzadeler Bursa'ya gelip yeni padişah olan amcalarının emrine girmiş, Selim de onlara iltifat etmişti. Kısa süre sonra, taht iddiacısı olarak öne çıktıkları dedikodusu padişaha ulaştı. Selim'in azarladığı bazı yeniçerilerin, onun dışında saltanata aday on bir şehzade daha bulunduğu yolundaki sözleri de padişahı harekete geçirdi ve şehzadeler padişah emriyle Bursa'da idam edildi. Kaynaklar şehzadelerin adlarını bazen birbirine karıştırır; Âlî'nin bir eserinde Mahmud'un oğulları bir yerde Musa, Emin ve Orhan, başka bir yerde Mustafa, Süleyman ve Orhan olarak geçer. Mahmud'un çocukları ile kardeşlerinin çocuklarının bu karışıklıkta birbirine katıldığı anlaşılır. Üç şehzade Muradiye'de, babalarının yattığı türbede, II. Murad Türbesi'nin bünyesinde gömüldü.

Kızlarından Hançerli Fatma Sultan, Kastamonu'da 1490'ların ortasında doğdu ve II. Bayezid'in adamlarından Mustafa Bey oğlu Mehmed Bey'le evlendi. İstanbul ve Bursa'da kendi adına hamam (1524) ve saraylar yaptırdığı, 1532-1533'te öldüğü söylenir; mezarı Eyüp'tedir. Evliliğinden Mustafa ve Kasım adlı iki oğlu olmuştur. Diğer kızı Ayşe Hundî Sultan da Kastamonu'da doğmuştur ve ölüm tarihi bilinmemektedir.

Mirası ve Amasya Hafızasındaki Yeri

Yakupoğlu'nun sonuç bölümü acı bir tespitle biter: Mahmud ve oğullarıyla ilgili canlı bir hatıraya ne Kastamonu'da ne Manisa'da rastlanır. Ailenin hatırası Bursa'da, Sultan II. Murad Türbesi çevresinde yaşar. Mahmud uzun valilik yapmasına rağmen ömrü yetmediği için tahta çıkamadı; Selim, Ahmed ve Korkud arasındaki mücadeleyi de görmedi. Oğulları ise babalarının yaşadığı kadar bile yaşayamadı ve taht kavgalarının içinde öldürüldü. Osmanlı hanedanının büyük kollarından birine bağlı küçük bir dal olarak tarif edilen bu aile, şehzadeler tarihinde gölgede kalmış bir kolu temsil eder.

Amasya için durum benzerdir. Şehir Mahmud'un doğduğu yerdir; bu çalışmalarda şehirde şehzadenin adını taşıyan belgeli bir yapı saptanmamıştır. Onun Amasya'yla bağı annesi Bülbül Hatun'un şehirdeki ve Ladik'teki hayratı ile öz kardeşi Şehzade Ahmed'in Amasya sancak beyliği üzerinden kurulabilir. Doğduğu şehir, görev yaptığı iki sancak ve yattığı yer birbirinden ayrı dört yerleşimdir: Amasya, Kastamonu, Manisa ve Bursa.

Kronoloji

1475-1476 (H.880): Amasya'da doğum; babası Bayezid o sırada Amasya sancak beyidir.

1480 dolayları: Bayezid'in oğullarının İstanbul'da sünnet edildiği anlatılır; Mahmud'un da o sırada sünnet edildiği ileri sürülür (çıkarım).

3 Mayıs 1481: Fatih'in ölümü; Mahmud İstanbul sarayındadır.

1484-1485 (muhtemel): Kastamonu sancak beyliğine tayin.

1485: II. Bayezid'in Kastamonu sancak beyi Mahmud'a altı oğlan ve beş cariye göndermesi.

1487 (en geç 24 Mayıs): Kastamonu-Sinop tahririnde hasları kayıtlıdır.

1490'lar: Oğulları Musa, Orhan, Emir Han ve kızı Fatma Sultan Kastamonu'da doğar; Taşköprü'de Şehzade Sultan Mahmud Camii yapılır.

26 Ekim 1493: Muzaffereddin Medresesi arazilerinin vakfa iadesine dair hüküm.

1502: Kastamonu-Çankırı Müsellemân Defteri'nde adı geçer.

1503 (H.908): Manisa sancak beyi Alemşah'ın ölümü.

1504 (H.910): Saruhan (Manisa) sancağına geçiş (Hoca Sadeddin'e göre).

1506: Bursa il kültür ve turizm kayıtlarına göre Muradiye'deki Şehzade Mahmud Türbesi'nin yapım tarihi.

1507-1508 (H.913): Manisa'da ölüm (yaygın biçimde 1507).

1511 ve 1513: Bülbül Hatun'un Amasya ve Ladik vakıfları için düzenlediği iki vakfiye.

1512: Oğulları Musa, Orhan ve Emir Han Bursa'da öldürülür.

1515: Annesi Bülbül Hatun'un ölümü.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Yakupoğlu'nun makalesinde dayanılan birincil kaynaklar: İbn Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osman, VIII. Defter; Hoca Sadeddin, Tâcü't-Tevârîh; Latîfî, Tezkiretü'ş-Şu'arâ; İdris-i Bitlisî, Selimşahnâme; Lütfi Paşa, Tevârih-i Âl-i Osman; Solakzâde Tarihi; BOA, Tapu-Tahrir Defteri, Nr. 23M.

Akademik çalışmalar

  • Cevdet Yakupoğlu, "II. Bayezid'in Oğlu Şehzade Mahmud'un Hayatı ve Faaliyetleri", ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, C. 6, S. 12, 2010, s. 319-339.
  • Ahmet Gündüz, "Vakfiyeleri Işığında II. Bayezid'in Eşi Bülbül Hatun Vakıfları", Vakıflar Dergisi, S. 55, 2021, s. 25-53. dergipark.org.tr

Resmî kaynaklar

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Portalı, "Şehzade Mahmut Türbesi" (Bursa). kulturportali.gov.tr

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar