Fâtih Sultan Mehmed'in hocası olarak tanınan Akşemseddin, Osmanlı hafızasında çoğunlukla İstanbul'un fethiyle birlikte anılır. Kuşatmanın en sıkıntılı günlerinde genç padişaha yazdığı mektuplar, Ayasofya'da kılınan ilk cuma namazının hutbesi ve Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin kabrinin bulunması, onun adını yüzyıllar boyunca fethin manevi cephesiyle özdeşleştirmiştir. Bu tanınmış hayatın Amasya'da başlayan bir bölümü de vardır. Şam'da doğan Akşemseddin, daha çocukken babasıyla birlikte Amasya topraklarına gelmiş, ilmini burada öğrenmiş, tıbbı bir Amasya hekiminden okumuş ve müderrisliğe Amasya'dan Osmancık'a giderek başlamıştır. Hüseyin Hüsâmeddin onun için "doğum bakımından Şamlı, yetişme ve vatan edinme bakımından Amasyalıdır" der.

Asıl adı Şemseddin Muhammed b. Hamza'dır. Kaynaklarda Akşemseddin ya da kısaca Akşeyh diye geçer; Hüsâmeddin ise adı "Ak Şemseddîn Mehmed Çelebi" biçiminde yazar. Bayramiyye tarikatının Şemsiyye kolunu kuran mutasavvıf, devrinin tanınmış bir hekimi ve Türkçe şiirler de yazmış bir şairdir. Hayatı hakkında en geniş bilgiyi, Göynüklü Emîr Hüseyin Enîsî'nin XVI. yüzyılda kaleme aldığı Menâkıb-ı Akşemseddin verir. Bu eserin menkıbe niteliğindeki anlatıları ile belgelerle doğrulanan bilgiler birbirinden ayrı tutulmalıdır; Akşemseddin'in hayatındaki birkaç tarih, kaynaklar arasında bugün de tartışmalıdır.

Soyu ve Doğumu

Akşemseddin 792 (1390) yılında Şam'da doğdu. Bu tarih, Göynük'teki türbesinin kitabesinde de yer alır. Babası Şeyh Hamza, Avârifü'l-maârif sahibi Şehâbeddin Ömer es-Sühreverdî'nin (ö. 632/1234) torunlarındandır; aile nesebini baba tarafından Hz. Ebû Bekir'e kadar götürür. Hüsâmeddin, Millet Kütüphanesi'ndeki Meşâyih-nâme'de Akşemseddin'in kendi eliyle yazdığı soy kütüğünü tam olarak aktarır: Hamza, Ali'nin oğludur; Ali, Muhammed'in; Muhammed, Mahmûd'un; Mahmûd, Hediyyetullah'ın; Hediyyetullah, Mûsâ'nın; Mûsâ da Şeyh Şehâbeddin es-Sühreverdî'nin oğlu Muhammed'in oğludur. Silsile buradan Ebû Bekir es-Sıddîk'e kadar uzanır.

Hüsâmeddin'in eserinde babanın tam adı Nûreddin Hamza-i Şâmî olarak geçer. Onun verdiği bilgiye göre Şeyh Hamza Şam'da doğmuş, orada ilim tahsil etmiş, 793 ya da 799 yılında Anadolu'ya göç etmiş ve Amasya'ya gelerek Şamlılar Mahallesi'ne yerleşmiştir. Başlangıçta ders-i âm olarak ilim okutmuştur. Oğullarının adları Akşemseddin Mehmed, Kutbeddin Mahmûd ve Şehâbeddin Ahmed Çelebi'dir.

Amasya'ya Geliş: Kavak ve Şamlılar Mahallesi

Ailenin Anadolu'ya gelişi hakkında iki ayrı kayıt bulunur. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddeye göre Akşemseddin yedi yaşlarında babasıyla birlikte Anadolu'ya gelmiş ve aile o sırada Amasya'ya bağlı olan Kavak'a yerleşmiştir (799/1396-97). Hasan Ali Çetin'in Enîsî'ye dayanan incelemesi de aynı yeri verir, bugün Samsun'a bağlı olan Kavak'ın o dönemde Amasya'nın bir nahiyesi olduğunu belirtir ve Şeyh Hamza'nın ömrünü bu nahiyede tamamladığını kaydeder. Hüsâmeddin ise Şeyh Hamza'nın 799'da Amasya'ya gelişini ve Şamlılar Mahallesi'nde oturduğunu "mazbut", yani kayda geçmiş bir bilgi olarak verir. İki kayıt yerleşim yeri bakımından ayrışır; Kavak'ın o tarihte Amasya'ya bağlı bulunması, ailenin hem şehirle hem de bu nahiyeyle bağı olabileceğini düşündürür, ancak elimizdeki kaynaklar bu ayrıntıyı açıklamaz.

Şeyh Hamza'nın adı bölgede bir menkıbeyle yaşamıştır. Hüsâmeddin onun Amasya'da gömülü olduğunu ve "Kurtboğan Evliyası" diye tanındığını yazar. Enîsî'nin anlattığına göre Şeyh Hamza'nın defnedildiği gece bir kurt gelip kabri açmış, cesede saldırmak istemiş; şeyh elini tabuttan çıkarıp kurdu boğazından yakalamış ve öldürmüştür. Sabah ziyarete gelenler kurdu ölü, şeyhin elini de mezarın dışında bulmuşlardır. Enîsî, o çevrede mezarın hâlâ "Kurtboğan mezarı" diye bilindiğini ekler. Hikâye, ailenin bölge halkı arasında bıraktığı izi yansıtır; ancak bir menkıbedir ve tarihî bir olay gibi okunamaz.

Amasya'da Tahsil

Akşemseddin'in ilk eğitimi hakkında en somut bilgiyi, onun kendi kayıtlarını görmüş olan Hüsâmeddin verir. Buna göre Akşemseddin, babası henüz hayattayken Amasya ulemâsından Mevlânâ Sadullah b. Halîl b. Süleyman el-Merzifonî'den şer'î ilimleri ve Arapçayı okumuştur. Sadullah Efendi de Niksar müderrisi ve müftüsü Mevlânâ Hasan b. Savcı el-Merzifonî'nin talebesidir. Böylece Akşemseddin'in ilim silsilesinin ilk halkaları, Amasya ve Merzifon'un XIV. yüzyıl sonundaki âlimlerine bağlanır. Enîsî'nin aktardığına göre Kur'an'ı küçük yaşta ezberlemiş, sarf, nahiv, beyan, mantık, belâgat, akaid ve fıkıh usulü gibi derslerde ilerlemiştir.

Akşemseddin'in tıp bilgisi, sonraki hayatında ona saray çevresinin kapılarını açacaktır. Hüsâmeddin, onun tıbbı "Amasya hükemâsından" Tabîb Fâzıl el-Hâc Şücâeddin İlyas b. Şa'bân el-Amâsî'den öğrendiğini ve bunun Akşemseddin'in kendi kaydıyla sabit olduğunu belirtir. Çetin ise kesin bilgi bulunmadığını kabul ederek, Akşemseddin'in ilk tıp bilgilerini Amasya'daki medrese öğrenimi sırasında şehrin darüşşifasında almış olabileceğini, Cerrahiyyetü'l-Hâniyye'nin yazarı Sabuncuoğlu Şerefeddin'in de bu kurumda bulunduğunu hatırlatır. İlhanlılar döneminde kurulan Amasya Darüşşifası, XV. yüzyıl Anadolu'sunun önde gelen hekimlik okullarından biriydi; Akşemseddin'in burada okuduğu ise bir ihtimal olarak kalır. Bir akademik katalog notunda Akşemseddin'in Şeyh Bedreddin'den de ders aldığı rivayeti yer alır, fakat bu bilgi kullandığımız öteki kaynaklarda geçmez.

Hüsâmeddin'in aktardığına göre Akşemseddin bir süre Amasya'da ders-i âm olarak, yani herkese açık dersler veren bir müderris olarak ilim okutmuştur. Mecdî Mehmed Efendi'nin Şakâyık Tercümesi'ndeki kayıt bu yılları birkaç cümleye sığdırır: Doğumu Şam'da olmuş, çocukken babasıyla "diyâr-ı Rûm"a gelmiş, orada ilim tahsil ettikten sonra Osmancık Medresesi'ne müderris olmuştur.

Osmancık Medresesi

Akşemseddin'in ilk resmî görev yeri, Kızılırmak kıyısındaki Osmancık'tır. Hüsâmeddin'e göre eski sadrazam Osmancıklı Hacı Halil Paşa'nın kardeşi Kadı Müeyyed Çelebi 820 (1417) yılında Osmancık'ta bir medrese yaptırmış, Akşemseddin buraya Amasya'dan ilk müderris olarak gitmiştir. On yıl kadar bu medresede hem müderrislik hem müftülük yapmış, medrese de onun adıyla "Akşemseddin Medresesi" diye anılmaya başlamıştır. Hüsâmeddin, Osmancık Kalesi'nin kuzey eteğindeki bu yapının kendi zamanında da aynı adla bilindiğini bizzat görerek doğrulamıştır. Kasabanın tarihî yapıları üzerine yapılan çalışmalar da bugün Akşemseddin Camii olarak anılan yapının aslında bir medrese olduğunu ve adını Akşemseddin'in burada müderrislik yapmasından aldığını kaydeder.

Osmancık'ın bu yıllarda hangi idari birime bağlı olduğu kaynaklarda açıkça belirtilmez. XIV. yüzyılda bölge zaman zaman Amasya emirlerinin denetimine girmiş, 1392'de Osmanlı hâkimiyetine geçmişti; XVI. yüzyıl tahrir defterlerinde Osmancık Çorumlu livasına bağlı bir kaza olarak görünür, XIX. yüzyılda ise yeniden Amasya sancağının kazaları arasındadır. Akşemseddin'in Osmancık'a "Amasya'dan" gittiğini söyleyen Hüsâmeddin, onun Amasya ile bağını bu yıllarda da sürdürdüğü kanaatindedir.

Mürşid Arayışı ve Hacı Bayrâm-ı Velî

Enîsî'ye göre Akşemseddin "ilm-i bâtın lezzeti dimağından gitmediği için", yirmi beş yaşlarında kendisine bir mürşid aramak üzere Fars ve Mâverâünnehir'e doğru yola çıkmış, fakat amacına ulaşamadan geri dönmüştür. Bazı tavsiyeler üzerine Hacı Bayrâm-ı Velî'ye bağlanmayı düşünmüş, ancak Hacı Bayram'ın dervişlerini nefis terbiyesi için halktan erzak toplamaya gönderdiğini duyunca bundan çekinmiştir. Bunun üzerine şöhreti Anadolu'ya kadar ulaşmış olan Zeynüddin el-Hâfî'ye intisap etmek için Halep'e gitmiş, bir gece rüyasında boynuna takılı bir zincirin Hacı Bayram'ın elinde olduğunu görünce Ankara'ya dönmüştür.

Akşemseddin üzerine en geniş araştırmayı yapan Ali İhsan Yurd bu anlatıya şüpheyle yaklaşır. Akşemseddin, Def'u metâin adlı eserinde Zeynüddin el-Hâfî'yi açıkça eleştirir; Yurd'a göre böyle tenkit ettiği birine intisap etmeyi düşünmesi mümkün değildir ve Akşemseddin doğrudan Hacı Bayram'a bağlanmış olmalıdır. Enîsî'nin anlattığı karşılaşma sahnesi de menkıbe dilini taşır: Akşemseddin, Hacı Bayram'ı ve dervişlerini burçak tarlasında çalışırken bulur, şeyhten ilgi görmez; yemek dağıtılırken kendisine bir şey verilmeyince köpeklere verilen yemeğin yanına oturup onlarla birlikte yer. Bunu gören Hacı Bayram onu sofrasına çağırır ve "Zincirle zorla getirilen konuk böyle karşılanır" diyerek gördüğü rüyayı hatırlatır.

İntisabın tarihi kesin değildir. Ethem Cebecioğlu'nun değerlendirmesine göre Hacı Bayram 825 (1422) yazında Edirne sarayına giderken Akşemseddin de yanındaydı; çile hücresinin bulunduğu yapının 819 (1416) yılında inşa edildiği düşünülürse intisap 820 (1417) dolaylarına yerleştirilebilir. Bu tarih, Hüsâmeddin'in Akşemseddin'in 820'den itibaren on yıl kadar Osmancık'ta kaldığı bilgisiyle tam olarak bağdaşmaz; kaynaklar arasındaki bu fark çözülmüş değildir. Akşemseddin sıkı bir riyazet ve mücahededen sonra kısa sürede şeyhinden hilâfet almıştır. İçinde çileye girdiği hücre, bugün Ankara'daki Hacıbayram Camii'nin alt katında bulunur ve onun adıyla anılır. "Akşemseddin" ve "Akşeyh" adlarının, saçı sakalı ve yüzü beyaz olduğu, çoğunlukla beyaz giyindiği için şeyhi tarafından verildiği rivayet edilir.

Hüsâmeddin, Akşemseddin'in Makâmât-ı Evliyâ adını verdiği Meşâyih-nâme'sinde yazdığı tarikat silsilesini de aktarır. Bu silsilede Hacı Bayram'ın şeyhi Hamîdüddin Aksarâyî, onun şeyhi ise Şehâbeddin Şâdî'dir. Hüsâmeddin'e göre Şehâbeddin Şâdî Amasyalıdır ve Amasya'nın "Şeyh Şâdî" diye bilinen köyünde gömülüdür; onun şeyhi Ahî İbrâhim Basrî de Gümüş kasabasında yatmaktadır. Böylece Akşemseddin'in tasavvuf silsilesinin iki halkası da Amasya topraklarına bağlanır.

Beypazarı, İskilip ve Göynük

Hilâfet aldıktan sonra Akşemseddin şeyhinin yanından ayrılarak Beypazarı'na gitmiş, orada bir mescit ve bir değirmen yaptırmıştır. Halkın etrafında toplanması üzerine bugün Çorum'a bağlı İskilip kazasında, Kösdağı yakınlarındaki Evlük köyüne çekilmiş, bir süre sonra buradan da ayrılarak Göynük'e yerleşmiştir. Göynük'te de bir mescit ve değirmen yaptırmış, bir yandan çocuklarının, öte yandan dervişlerinin eğitimiyle uğraşmış, bu yıllarda hacca gitmiştir. Hacı Bayram 833 (1429-30) yılında vefat edince onun yerine irşad makamına geçmiştir. Enîsî'ye göre Hacı Bayram cenaze namazının Akşemseddin tarafından kılınmasını ve onu Akşemseddin'in yıkamasını vasiyet etmiştir.

Hüsâmeddin bu dönem için farklı bir sıra verir ve onun anlatısı Amasya ile ikinci bir bağı ortaya koyar. Ona göre Akşemseddin hilâfet aldıktan sonra Amasya'ya dönmüş ve Amasya valisi Şehzade Alâeddin Ali'nin güvenini kazanmıştır. II. Murad'ın oğlu olan bu şehzade 846 (1442-43) yılında boğdurulunca Akşemseddin Edirne'ye gitmiş, orada kazasker Çandarlızâde Süleyman Çelebi'yi sersam hastalığından kurtarmıştır. II. Murad'ın tahttan çekilip yerine oğlu Mehmed'i geçirdiği olaylar sırasında genç şehzadenin tarafında göründüğü için 848 (1444-45) yılında Göynük'e gidip yerleşmiştir. Bu sıralama, TDV maddesindeki Beypazarı-Evlük-Göynük sırasıyla ve 833'te irşad makamına geçişle tam örtüşmez; Hüsâmeddin'in kaynağı Mecdî'nin tercümesidir ve Hüsâmeddin'in kendisi de bu tercümede "tarihe muhalif hikâyeler" bulunduğunu kabul eder.

Saray ile İlişkisi ve Hekimliği

Akşemseddin, şeyhi Hacı Bayram'ın II. Murad ile görüşmelerinde çoğunlukla yanında bulunduğu için şehzade Mehmed ile de tanışmış ve onun tahta çıkışından sonra da bu ilişkiyi sürdürmüştür. Tarihi kesin bilinmemekle birlikte İstanbul'un fethinden önce iki kez Edirne'ye giderek padişahın yanında bulunmuş, bunların birinde II. Murad'ın kazaskeri Çandarlıoğlu Süleyman Çelebi'yi, ötekinde Fâtih'in kızlarından birini tedavi etmiştir. İyileşen prenses, Beypazarı'ndaki pirinç mezraalarını ona hediye etmiştir.

Kaynaklar onu "tabîb-i ebdân", yani beden hekimi olarak da anar. TDV İslâm Ansiklopedisi, Akşemseddin'in tıp tarihinde hastalıkların gözle görülmeyen canlı tohumlar yoluyla bulaştığı fikrini, bu konuda kesin bilgiler veren İtalyan hekim Fracastoro'dan en az yüz yıl önce ortaya atan hekim olarak kabul edildiğini yazar. Bu görüşü ilk dile getiren Osman Şevki Uludağ'dır; Adnan Adıvar gibi bazı müellifler tereddütlü davranmış, Bedii N. Şehsuvaroğlu ise görüşü savunmuştur. Ne var ki bu iddia büyük ölçüde Mâddetü'l-hayât adlı esere dayanır ve eserin Akşemseddin'e aidiyeti tartışmalıdır. Aşağıda bu tartışmaya ayrıca değinilmiştir.

İstanbul'un Fethi

Fâtih 1453 baharında İstanbul'u kuşatmak üzere Edirne'den yola çıkınca Akşemseddin, Akbıyık Sultan ve devrin öteki tanınmış şeyhleri yüzlerce müritleriyle birlikte orduya katıldılar. Akşemseddin, kuşatmanın en zor anlarında hem padişahın hem ordunun moralini yükseltmeye çalıştı. Halil İnalcık'ın da yayımladığı mektuplarından biri bu günlere aittir; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde (nr. 5584) bulunan bu mektupta Akşemseddin, zaferin yakın olduğunu müjdeleyerek padişahtan sabır ve gayret ister. Araştırmacılar bu mektupların fethin kısa sürede gerçekleşmesinde etkili olduğu kanaatindedir.

Fetihten sonra Ayasofya'da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi Akşemseddin okudu. İslâm ordularının daha önceki bir kuşatmasında şehit düşen sahâbî Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin kabrini de Fâtih'in isteği üzerine o buldu; Fâtih kabrin üzerine bir türbe, yanına da bir cami yaptıracaktır. Kiliseden camiye çevrilen Zeyrek Camii'nin güney duvarındaki bir kitabe, Akşemseddin'in İstanbul'da bulunduğu yıllarda burada oturduğunu ve ders verdiğini gösterir; yapı, Fâtih medreseleri tamamlanıncaya kadar medrese olarak kullanılmıştı.

Göynük'e Dönüşü

Akşemseddin'in İstanbul'dan ayrılışı iki farklı biçimde anlatılır. TDV maddesine ve Enîsî'ye dayanan anlatıya göre fetihten sonra genç padişah tacını ve tahtını bırakıp bütünüyle şeyhe bağlanmak, ondan tarikat âdabını öğrenmek istemiştir. Akşemseddin, devlet işlerini yürütmenin daha önemli bir vazife olduğunu söyleyerek buna engel olmaya çalışmış, başaramayacağını anlayınca Gelibolu üzerinden Anadolu'ya geçip Göynük'e dönmüştür. Sultanın gönlünü almak için ardından gönderdiği hediyeleri geri çevirmiş, Göynük'te yaptırmak istediği cami ve tekkeyi de kabul etmeyip yalnızca bir çeşme yapılmasına razı olmuştur.

Hüsâmeddin'in aktardığı anlatı daha serttir. Buna göre Fâtih, fetihte ulemâ ve meşâyihin kendisine minnet göstermesine tahammül edemeyip "Ben İstanbul'u şu kılıcımla fethettim, sizin dua ve yardımınızla değil" demiş, gücenen âlimler dağılmış, Akşemseddin de Göynük'e çekilmiştir. Padişah Belgrad bozgunundan sonra bir dervişin uyarısıyla pişman olmuş, şeyhi İstanbul'a davet ederek Ebû Eyyûb türbesinin yakınında oturmasını rica etmiş, Akşemseddin ise "vatanı sevmek imandandır" anlamındaki sözü hatırlatarak izin istemiş ve Göynük'e dönmüştür. Belgrad kuşatması 1456'dadır; bu anlatı Mecdî'ye dayanır ve belgelerle desteklenmez.

Vefatı ve Türbesi

Akşemseddin, Enîsî'nin Menâkıbnâme'sine göre 863 Rebîülâhirinin sonunda (Şubat 1459) Göynük'te vefat etti. Bu tarih iki ayrı belgeyle doğrulanır. Halifelerinden Abdürrahim Karahisârî'nin 865 (1460-61) yılında Mahmud Paşa adına yazdığı Vahdetnâme'nin başındaki bir beyit, Akşemseddin'in bu tarihten önce öldüğünü açıkça gösterir; türbe kapısının üzerindeki inşa kitabesi de 863 Rebîülâhirini verir. Kitabede Akşemseddin, "müdakkiklerin ve muhakkiklerin en faziletlisi" diye anılır, doğum yılı olarak 792, kubbenin yapılış yılı olarak 868 kaydedilir.

Hüsâmeddin ise ölüm tarihini 880 (1475-76) olarak verir. Bu tarih, Vahdetnâme beyti ve türbe kitabesiyle bağdaşmadığı için bugün kabul görmez; esas alınması gereken tarih 863 (1459)'dur. Akşemseddin öldüğünde altmış dokuz yaşındaydı.

Türbe, Göynük'te Süleyman Paşa Camii'nin yanındadır ve 868 (1463-64) yılında, vefatından beş yıl kadar sonra yaptırılmıştır. Çapı 4,80 metre kadar olan altıgen planlı yapı kesme taştandır, üstünü kurşun kaplı bir kubbe örter; her cephesinde alt alta ikişer pencere vardır. Kapı çerçevesi sade, klasik dönem Osmanlı türbe mimarisinin mütevazı bir örneğidir. Semavi Eyice'nin değerlendirmesine göre şeyhin ceviz ağacından oyma sandukası, Anadolu'da Selçuklu döneminde sık görülen ağaç sandukaların bir benzeridir ve Osmanlı devrinde yapılan ağaç sandukaların sonuncusu olarak ayrı bir değer taşır. Sandukanın iki yan cephesinde kabartma harflerle bir hikmetli söz ile bir hadis, baş tarafında rûmîlerle bezenmiş bir hadis yazılıdır. Sanduka üzerindeki yazı, oğlu Mehmed Sâdullah'ın elinden çıkmıştır.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sinin matbu nüshasındaki bir not, harap olan türbenin hazine-i hâssadan karşılanan masrafla yenilendiğini bildirir. 1952'den itibaren yapılan onarımlarda sandukaların yerleri değiştirilmiş, biri de anlaşılmayan bir sebeple kaldırılmıştır. Bugün türbede Akşemseddin'in yanında iki oğlu yatar; Çetin'in kaydına göre ortadaki sanduka Emrullah'a, soldaki Nûrülhüdâ'ya aittir. Türbe hâlen ziyaret edilmektedir; çevresindeki hazirede XV-XX. yüzyıllara ait kitabeli mezar taşları bulunur.

Eserleri

Akşemseddin'in eserlerinin büyük kısmı tasavvufa dairdir. Arapça yazdığı Risâletü'n-nûriyye, devrinde şöhreti yayılan ve bu yüzden hakkında dedikodular çıkan Hacı Bayram'ı ve dervişlerini savunmak için kaleme alınmıştır. Akşemseddin burada "tâife-i nûriyye" dediği sûfîleri müdafaa eder, onların ahlâkını ve âdabını anlatır. Eserdeki tarihlerden 838-841 (1434-1438) yılları arasında yazıldığı anlaşılır. Ali İhsan Yurd, risâleyi Arapça metni ve Akşemseddin'in kardeşi Hacı Ali'nin yaptığı Türkçe tercümeyle birlikte yayımlamıştır.

856 (1452) yılında yazılan Def'u metâini's-sûfiyye, İbnü'l-Arabî gibi büyük mutasavvıfların küfür ve ilhadla suçlanmasına karşı yazılmış Arapça bir reddiyedir. Akşemseddin, bu sûfîlerin sözleriyle Kuşeyrî, Gazzâlî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Necmeddîn-i Kübrâ gibi tanınmış âlim ve şeyhlerin sözleri arasında fark olmadığını göstermeye çalışır. Türkçe Makâmât-ı Evliyâ ise mürşidin kim olduğunu, velâyet makamını ve derecelerini anlatır. Bunlara ek olarak Risâle-i Zikrullâh, Risâle-i Şerh-i Akvâl-i Hacı Bayrâm-ı Velî ve Risâle fî devrâni's-sûfiyye adlı eserleri bilinmekle birlikte bugüne ulaşmamıştır.

Akşemseddin'in Fâtih'e yazdığı iki mektubu bilinir; bunlardan birini Halil İnalcık, ötekini Bursalı Mehmed Tâhir yayımlamıştır. Ona nispet edilen ve kırk beş beyit kadar tutan Türkçe manzum Nasîhatnâme'yi yine Ali İhsan Yurd neşretmiştir. Kemal Eraslan, yazma bir mecmuada bulduğu otuz sekiz Türkçe şiirini yayımlamıştır; bunların otuz üçü aruzla, beşi heceyle yazılmıştır. Hüsâmeddin de Akşemseddin'in tasavvufa dair iki risâlesini, Makâmât-ı Evliyâ'sını ve tıbba dair denenmiş tedavileri içeren bir risâlesini sayar.

Mâddetü'l-hayât Tartışması

Akşemseddin'in tıpla ilgili en çok bilinen eseri Mâddetü'l-hayât ya da Mâidetü'l-hayât adıyla anılan Türkçe metindir. TDV İslâm Ansiklopedisi, eserin aidiyetinin tartışmalı olduğunu, fakat araştırmacıların çoğunun onu Akşemseddin'in eseri saydığını belirtir. Eserin pek çok nüshası vardır ve hepsi geç tarihlidir; bilinen en eski nüsha, 1096 (1685) yılında istinsah edilen Millet Kütüphanesi Ali Emîrî yazmasıdır. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde de bir nüshası bulunur (Hazine, nr. 552).

Eser hakkındaki şüpheyi ilk dile getirenlerden biri Naşid Baylâv'dır. Ali İhsan Yurd'un Mustafa Kaçalin tarafından genişletilerek yeniden yayımlanan kitabında Baylâv'ın gerekçeleri tutarlı bulunur: Mâddetü'l-hayât'ta "frenk zahmeti" diye frengiden söz edilir, oysa bu hastalık Avrupa'da ancak 1495'ten sonra yayılmıştır; eserde hastalıkların "tohumları ve asılları" olduğunu anlatan cümleler ise Paracelsus'un (1493-1541) eserindeki ifadelerle aynıdır ve Paracelsus'un bu kitabı Osmanlı Türkçesine ilk kez XVII. yüzyılda çevrilmiştir. Hasan Ali Çetin, 2016'da Marmara Üniversitesi'nde hazırladığı doktora çalışmasında eserin iki nüshasını karşılaştırarak metnin tamamının Akşemseddin'e ait olmadığı sonucuna varmıştır. Ona göre eserin giriş bölümü Akşemseddin'indir; giriş ile Makâmât-ı Evliyâ'nın girişi arasında açık benzerlikler vardır. Sonraki bölümler ise ya Akşemseddin'e ait bir risâleye sonradan eklenmiş ya da birkaç eser birleştirilerek tek metin hâline getirilmiştir. Çetin, eserin tümüyle Akşemseddin'e ait olmadığını söylemenin de mümkün olmadığını, müellif hattı bir nüsha bulunmadıkça tartışmanın kesin olarak çözülemeyeceğini belirtir. Akşemseddin'i mikrop fikrinin öncüsü sayan görüş de bu nedenle ihtiyatla karşılanmalıdır.

Ailesi ve Halifeleri

TDV İslâm Ansiklopedisi Akşemseddin'in yedi oğlu olduğunu yazar: Sâdullah, Fazlullah, Nûrullah, Emrullah, Nasrullah, Nûrülhüdâ ve Hamdullah Hamdi. Hüsâmeddin ise beş oğul sayar ve Nurullah'ı "Nûru'l-Hüdâ" lakabıyla anar. Onun verdiği bilgilere göre Şeyh Sâdullah müderris ve babasının yerine geçen halifesiydi, Göynük'te babasının yanında gömülüdür; Fazlullah da orada yatmaktadır. Emrullah, Bursa'da Emîr Sultan ve Sultan Murad vakıflarının mütevellisi olmuş, felç geçirerek 919 (1513-14) yılında ölmüştür.

Oğulların en tanınmışı, 853 (1449) yılında Göynük'te doğan Hamdullah Hamdi'dir. Babasını on iki yaşında kaybetmiş, Bursa'da Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'nde müderrislik yapmış, sonra babasının halifesi İbrâhim Tennûrî'ye intisap etmek için Kayseri'ye gitmiştir. Anadolu sahasında hamse sahibi ilk şair kabul edilir; 897 (1492) yılında tamamladığı Yûsuf u Züleyhâ mesnevisi, Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'una kadar Türk edebiyatının en başarılı mesnevisi sayılmıştır. Hamdi 909 (1503) yılında Göynük'te ölmüş ve babasının kabri yanına gömülmüştür. Latîfî, Mecdî ve Riyâzî'nin verdiği 914 (1508) tarihi yanlıştır; Hüsâmeddin de bu ikinci tarihi aktarır.

Akşemseddin'in kurduğu Bayramiyye'nin Şemsiyye kolu, ondan sonra Göynük'te oğlu Fazlullah, Kayseri'de İbrâhim Tennûrî, İskilip'te Attaroğlu Muslihuddin, Ankara ve çevresinde Hamza eş-Şâmî tarafından sürdürülmüştür. Vahdetnâme yazarı Abdürrahim Karahisârî de halifelerindendir.

Amasya'daki Aile Bağı: Kutbeddin Mahmûd ve Paşa Çelebi

Akşemseddin Göynük'e yerleştikten sonra ailesinin bir kolu Amasya'da kaldı. Hüsâmeddin'e göre kardeşi Kutbeddin Mahmûd Efendi Amasya ulemâsından idi ve babası Şeyh Hamza'nın yakınında gömülüdür. Şairler ve şeyhler arasında "Kutbî Mahmûd Çelebi" diye tanınan bu kardeşin oğlu Gıyâseddin İbrâhim Çelebi, Amasya'da "Paşa Çelebi" lakabıyla bilinir.

Paşa Çelebi, Amasya'da Mevlânâ Şemseddin Ahmed Cendî'den Arap dili ve yüksek ilimleri okuduktan sonra İstanbul'a gitmiş, Hâcezâde Muslihuddin Mustafa Efendi'nin mülâzımı olmuş ve Molla Gürânî Medresesi'ne müderris tayin edilmiştir. Beypazarı ve Ankara'daki medreselerde ders verdikten sonra kendi isteğiyle Amasya'da Hüsâmiye Medresesi'ne müderris olarak memleketine dönmüş, bir yandan Hâce Sultan Zaviyesi şeyhi Cemâleddin Mehmed Çelebi Halîfe'nin sohbetlerine devam etmiştir. On yıldan fazla Amasya'da kaldıktan sonra 911 (1505-06) yılında Edirne'ye, ardından Bursa'ya ve 918 (1512) yılında Sahn-ı Semân'a geçmiştir. Hüsâmeddin'in kaydına göre 923 (1517) sonlarında, Amasya'da Üçler olayının ardından Sultan Bayezid Medresesi müderrisi ve Amasya müftüsü olarak yeniden şehrine dönmüş, üç yıl burada ders ve fetva vermiştir. 926 (1520) sonlarında Kudüs mollası tayin edilmiş, yola çıkacağı sırada 927 (1521) başlarında vefat etmiştir. Amasyalı şair Münîrî onun ölümüne bir tarih düşürmüştür.

Amasya Hafızasındaki Yeri

Akşemseddin'in hayatının ağırlık merkezi Göynük ve İstanbul'dur; adını taşıyan türbe, cami ve medrese de bu şehirlerdedir. Amasya ise onun çocukluğunun, tahsilinin ve ilk müderrislik yıllarının şehridir. Babası Şeyh Hamza'nın kabri, Şamlılar Mahallesi'ndeki ikameti, ilk hocası Sadullah el-Merzifonî, tıp hocası Şücâeddin İlyas el-Amâsî, Osmancık'taki medresesi ve Amasya müftülüğüne kadar yükselen yeğeni Paşa Çelebi, ailenin bu şehirle yüz yılı aşan bağını gösterir. Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nde onun biyografisini Amasya'nın âlimleri arasına alması, bu bağın XX. yüzyıl başındaki Amasya hafızasında da canlı olduğunu gösterir.

Kronoloji

1390 (792): Akşemseddin Şam'da doğar.

1396-97 (799): Babası Şeyh Hamza ile Anadolu'ya gelir; aile o dönemde Amasya'ya bağlı Kavak'a (Hüsâmeddin'e göre Amasya'da Şamlılar Mahallesi'ne) yerleşir.

1417 (820): Kadı Müeyyed Çelebi'nin Osmancık'ta yaptırdığı medreseye ilk müderris olarak gider (Hüsâmeddin).

1422 (825): Hacı Bayram'ın Edirne sarayına gidişinde yanında bulunur.

1429-30 (833): Hacı Bayram'ın vefatı üzerine irşad makamına geçer.

1434-1438 (838-841): Risâletü'n-nûriyye'nin yazıldığı yıllar.

1442-43 (846): Amasya valisi Şehzade Alâeddin Ali'nin boğdurulması; Hüsâmeddin'e göre Akşemseddin bundan sonra Edirne'ye gider.

1449 (853): Oğlu Hamdullah Hamdi Göynük'te doğar.

1452 (856): Def'u metâini's-sûfiyye'yi yazar.

1453 (857): İstanbul kuşatmasında orduyla birlikte bulunur; fetihten sonra Ayasofya'daki ilk cuma hutbesini okur.

Şubat 1459 (863 Rebîülâhir sonu): Göynük'te vefat eder.

1463-64 (868): Göynük'teki türbesi yaptırılır.

1503 (909): Oğlu Hamdullah Hamdi Göynük'te ölür.

1517-1521 (923-927): Yeğeni Gıyâseddin İbrâhim (Paşa Çelebi) Amasya müftüsü ve Sultan Bayezid Medresesi müderrisidir; 927'de ölür.

1685 (1096): Mâddetü'l-hayât'ın bilinen en eski nüshası istinsah edilir.

Kaynakça

Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:

Çevrimiçi kaynaklar