Zeyneb Hatun, Osmanlı şiirinde adı ve şiiri birlikte bilinen ilk kadın şairlerden biridir. XV. yüzyılda yaşamış, Fatih Sultan Mehmed adına bir divan tertip ettiği ve bu divanı padişaha sunarak ödül aldığı tezkirelerde kayıtlıdır. Divan bugün elde değildir; ondan geriye tezkirelerin ve mecmuaların sayfalarına dağılmış birkaç gazel, birkaç beyit ve tek bir Farsça matla kalmıştır. Bu az sayıdaki metin, XVI. yüzyıl tezkirecilerinin onu neden "merdâne" bir şair saydığını anlamaya yeter. En tanınmış gazeli, kendisinden sonra gelen şairlerin nazire yazdığı ve hemen bütün tezkirelerin naklettiği "Keşf it nikâbunı yiri gögi münevver it" matlalı şiiridir.

Amasya ile bağı tartışmalıdır ve bu tartışma şairin kimliğine dair en eski kayıtlara kadar uzanır. Âşık Çelebi ve Beyânî onu Amasya kadılarından birinin kızı olarak tanıtır; Latîfî ise Kastamonu yöresinden, Bakır Küresi'nden hünerli bir adamın kızı olduğunu söyler. Kınalızâde iki rivayeti yan yana koyar ve hükmü Allah'a bırakır. Amasya tarihçisi Hüseyin Hüsameddin ise yerel kayıtlara ve Osmancık'ta gördüğü bir mecmuaya dayanarak Zeyneb Hatun'un Amasyalı olduğunu, Kastamonu nisbesinin kocasının orada kadılık etmesinden doğduğunu ileri sürer. Hayatının ayrıntıları sitedeki biyografi yazısında anlatıldığı için burada yalnız şiiri anlamaya yarayan noktalar üzerinde durulmuştur.

Hayatı ve Amasya Yılları

Tezkirelerin ortak bilgisi, Zeyneb Hatun'un ilim sahibi bir babanın elinde yetiştiği ve çağının erkek şairlerinin aldığı eğitimi aldığıdır. Latîfî, babasının kızındaki yeteneği ve zekâyı fark ederek ona her türlü ilmi öğrettiğini, Farsça divanlar ve Arapça kasideler okuttuğunu yazar. Sehî Bey de onu "ulûmu tertip üzre görmüş", yani ilimleri sırasıyla okumuş, musiki nazariyesi demek olan ilm-i edvârda ileri gitmiş ve şiir sanatında benzersiz bir hanım olarak anar. Kaynakların aktardığı Farsça matla, şairin bu dili şiir yazacak kadar bildiğini gösterir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin maddesi de kaynakların onu Arapça ve Farsça bilen, musikiyle uğraşıp beste yapan bir hanım olarak tanıttığını belirtir.

Babasının adı kaynaklarda farklı geçer. TDV maddesine göre babası kadı Mehmed Çelebi'dir. Hüsameddin ise Amasya Tarihi'nin birinci cildinde Fatih devrinde Amasya'da şöhret bulan şairler arasında "nisâdan Belâ'î Çelebi kerîmesi Zeyneb Hâtun" der. Aynı tarihçi eserinin onuncu cildinde, şehrin kadın âlimlerini sıralarken daha ayrıntılı bir aile tablosu verir. Bu tabloya göre Zeyneb Hatun, Amasya kadısı olup "Molla Beylik" diye tanınan Nizâmeddin Abdurrahman Çelebi'nin kızı, kazasker Molla Vildan Mehmed Çelebi'nin kız kardeşidir; Amasya'da zaviyesi bulunan Selâmet Hatun da kardeşidir. İlmi babasından ve ağabeylerinden almış, devrin bilgin ve şairlerinden İmâdzâde İshak Fehmî Çelebi ile evlenmiştir. Hüsameddin'in iki cildi arasındaki bu fark çözülmüş değildir ve aile bağları başka bir kaynakla doğrulanamamaktadır.

Evliliği konusunda da tezkireler ayrılır. Âşık Çelebi, Zeyneb'in kocaya vardıktan sonra onun sözünden çıkmadığını, şiirden ve erkeklerle sohbetten çekildiğini, hiç evlenmeyen Mihrî Hatun'un ise meclislere devam ettiğini anlatır. Latîfî tam tersini söyler: ona göre beyler evlenmesine izin vermediği için Zeyneb hiç evlenmemiş, bu dünyaya bakire gelip bakire gitmiştir. Osmanlı Müellifleri ve Hüsameddin ise kocasının İshak Fehmî Çelebi olduğunu yazar. Hüsameddin'e göre Fehmî Çelebi beş altı yıl Kastamonu kadılığı yapmış, Zeyneb de bu sürede onun Kastamonu'daki evinde oturmuştur. Latîfî'yi yanıltan budur ve Kastamonulu kaydı bu ikametten doğmuştur. Tarihçi, şairin Amasya'da Üçler Mahallesi'nde babası ve dedesinin yanında gömülü olduğunda şüphe bulunmadığını, aynı mahallede bir mektebi olduğunun eski kayıtlardan anlaşıldığını ve kocasından sonra uzun süre dul yaşadığını da ekler.

Ölüm tarihi iki ayrı biçimde verilir. Son devir kaynaklarında, özellikle Bursalı Mehmed Tâhir'in Osmanlı Müellifleri'nde 879 (1474) yılı geçer; TDV maddesi bu tarihin nereden alındığının bilinmediğini belirtir. Hüsameddin ise 889 (1484) yılını kaydeder. İki tarih de Fatih devrine ya da onu hemen izleyen yıllara düşer ve tezkirelerin divanın Sultan Mehmed'e sunulduğu bilgisiyle uyuşur.

Âşık Çelebi'nin bir kaydı bu kronolojiyle çatışır. Tezkireci, Zeyneb Hatun'un Sultan Bayezid'in saltanatında, Şehzade Ahmed'in hizmetinde Mihrî Hatun ile çağdaş olduğunu ve ikisinin birlikte kaside ve methiyeler sunduğunu yazar. Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği 1481'den sonra başladığına göre, 1474'te ya da 1484'te ölmüş bir şairin bu meclise katılması güçtür; TDV maddesi de bu bilgiye şüpheyle yaklaşılması gerektiğini söyler. Hüsameddin'in aynı sayfalarda Mü'eyyedzâde ailesinden ikinci bir Zeyneb Hatun'u da kaydetmesi dikkat çekicidir: bu ikinci Zeyneb, Şehzade Ahmed'in Amasya'daki sarayında kadın efendilerin musahibesi olmuş, kocası da şehzadenin musahibi olarak yaşamış ve 923 (1517) dolaylarında ölmüştür. Âşık Çelebi'nin Şehzade Ahmed'e dair kaydının bu iki kadının karışmasından doğmuş olması ihtimal dahilindedir, ancak bunu açıkça söyleyen bir kaynak yoktur.

Eserleri

Zeyneb Hatun'un bilinen tek eseri divanıdır. Latîfî, şairin Farsça ve Türkçe kaside ve şiirlerden oluşan bir divanı Sultan Mehmed adına tertip ettiğini yazar. Kınalızâde aynı bilgiyi "Sultân Mehemmed Hân nâmına tertîb-i Dîvân eylemişdür" diye tekrarlar. Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-ahbâr'ın tezkire kısmında bir adım daha atar: divanın padişaha sunulduğunu ve bu sunuşun değerli armağanlarla karşılandığını söyler, ardından divanın kimin elinde bulunduğunu hiçbir tezkirecinin yazmadığını, yani o güne kadar kaleme alınan tezkirelerde izinin geçmediğini not eder. Âlî'nin tezkiresi, Zeyneb'i Fatih devri şairleri arasında sayar.

Divanın akıbeti sonraki yüzyıllarda da tartışılmıştır. Bursalı Mehmed Tâhir, divanın bir nüshasının Süleymaniye Kütüphanesi'nin Ayasofya bölümünde bulunduğunu yazmış, şairi şairlikte Fıtnat Hanım'a denk saymıştır. Mehmed Çavuşoğlu'nun araştırmalarında ise böyle bir nüshaya rastlanmamış, TDV maddesi de divanın herhangi bir nüshasının bugüne kadar bulunamadığını kaydeder. Anadolu'daki İslâmî yazmaları tarayan bir uluslararası katalog projesi, divanın Türkçe, Farsça ve Arapça şiirler içerdiğini ve artık mevcut olmadığını belirtir; aynı katalog, Türkiye'deki bir kütüphanenin Beyazıt koleksiyonunda 5782 numarayla kayıtlı bir yazmada Zeyneb Hatun'a ait bir gazel bulunduğunu gösterir.

Divanın yokluğunda şairin şiirleri üç tür kaynakta yaşar. Birincisi XVI. yüzyıl tezkireleridir: Sehî'nin Heşt Bihişt'i, Latîfî, Âşık Çelebi, Beyânî, Kınalızâde ve Âlî. İkincisi nazire mecmualarıdır; XVI. yüzyılın büyük nazire derlemelerinden Pervâne Bey Mecmuası'nda Zeyneb Hatun'a ait bir şiir bulunduğu, bu mecmuanın bir bölümünü yayımlayan H. İbrahim Demirkazık'ın 2002 tarihli tezinden bilinmektedir. Üçüncüsü yerel mecmualardır; Hüsameddin Osmancık'ta gördüğü bir mecmuada "Amasyalı Zeyneb Hâtun'un gazeli" başlıklı bir şiir ile kocası İshak Fehmî Çelebi'nin ona yazdığı cevabı okuduğunu anlatır. Hüsameddin'in kopyaladığı bu metinler sonradan yanmış, elinde yalnız bir beyit kalmıştır.

Edebî Kişiliği

Tezkirecilerin Zeyneb Hatun hakkında kullandığı dil, çağın kadın şaire bakışını da açıkça gösterir. Sehî, kendi çağında kadınlar arasından şiirleri güzel, beyitleri benzersiz iki hatunun ortaya çıktığını, gazellerinin halk arasında elden ele dolaştığını ve bu yüzden onları yazmanın gerekli olduğunu söyler; bu iki hatundan biri Zeyneb, öbürü Mihrî'dir. Âşık Çelebi onu "tâ'ife-i nisânun ehl-i 'akl u temyîzi", yani kadınlar arasında akıl ve ayırt etme gücü sahibi biri diye anar ve şiirlerini "şairler ehl-i beytinin beyitlerini süsleyen" bir mertebeye koyar. Beyânî ise daha kısa ve keskin bir hüküm verir: "Eş'ârı ârifânedür. Kız nakşı degüldür merdânedür." Günümüz Türkçesiyle, şiirleri irfan sahibi bir kalemin ürünüdür; kadın eli süsüne benzemez, erkekçe bir söyleyiştir.

Kınalızâde aynı fikri daha süslü bir dille ve bir Arapça beyitle işler: "Ve me't-te'nîsu li'smi'ş-şemsi 'aybun / Velâ et-tezkîru fahrun lil-hilâl." Beytin anlamı, güneşin adının dişil olmasının ona bir kusur, hilalin adının eril olmasının da ona bir övünç sebebi olmadığıdır. Tezkireci, Zeyneb'in görünürdeki tek "kusurunun" kadınlar arasında sayılması ve adının erkeklerin defterinde bulunmaması olduğunu, ama erkekleri süsleyen ilim ve kemal ile donandığı için örtü altında gizli kalmayıp herkesin gözü önüne çıktığını yazar. Bu övgüler, çağın erkek merkezli edebiyat dünyasının bir kadın şairi ancak "erkekçe" sıfatıyla kabul edebildiğini gösterir. Didem Havlioğlu, Osmanlı kadın şairleri üzerine yazdığı makalesinde bu dili ayrıntılı biçimde inceler ve tezkirelerin Zeyneb'in evliliği ile Mihrî'nin bekâretini karşı karşıya koyarak evlilik ile şairlik arasında bir gerilim kurduğunu gösterir.

Zeyneb Hatun'un adı Mihrî Hatun'unkinden pek ayrılmaz. Beyânî iki şairin çağdaş ve sohbet arkadaşı olduğunu, aralarında birçok tartışma, karşılıklı şiir ve dostluk geçtiğini söyler. Kınalızâde aralarında şaka kadehlerinin ve şiir alışverişinin dolaştığını, "Hammâme-nâme", yani güvercinle uçan mektuplar gidip geldiği için pek çok latife doğduğunu yazar. Mihrî Hatun'un şiirleri üzerine yapılan çalışmalar da onun Necâtî, Güvâhî, Makâmî, Âfitâbî ve Münîrî gibi şairlerle olduğu kadar Zeyneb Hatun'la da dostluğu bulunduğunu kaydeder. Mihrî'nin 1460'larda doğduğu kabul edilirse, 1474 ölüm tarihi bu dostluğa pek yer bırakmaz; 1484 tarihi ise kısa bir çağdaşlığa imkân tanır. Tezkirelerin bu ikiliyi hep birlikte anması ve sonraki kuşakların onları Amasya'nın iki kadın şairi olarak yan yana görmesi, şehrin kadın şair geleneğinin Zeyneb ile başladığı fikrini doğurmuştur. TDV maddesi de onun Amasya'da divan şiirinin yayılmasına öncülük ettiğini, ardından aynı bölgede Mihrî Hatun ve Ayşe Hatun gibi şairlerin yetiştiğini belirtir.

Şiirlerinin üslubu, ulaşan az sayıdaki örnekten anlaşıldığı kadarıyla, XV. yüzyıl gazelinin olgun söyleyişine uyar. Mazmunlar klasik çevreden alınmıştır: sevgilinin peçesi ve yüzü, Kevser havuzu, amber kokulu saç, Hıtâ ile Çin'in misk ülkeleri, Hızır ile İskender'in ab-ı hayat arayışı, Yusuf suresi. Zeyneb bunları ses ve anlam oyunlarıyla bağlar; "sûret" ile "sûre", "zen" ile "zînet" ve "Zeyneb", "dîvâne" ile "dîvân" arasında kurduğu cinas ve iham örnekleri, bilgisini gösterişsiz bir ustalıkla kullandığını gösterir. Latîfî'nin "şi'r-i meşhûr" dediği gazele çocukluğunda nazire yazdığını anlatması, şiirin bir sonraki kuşakta da ezberlenen ve örnek alınan bir metin olduğunu gösterir. Latîfî nazireyi tezkiresine kendi eliyle ekler ve ilk beytinde Zeyneb'in zeminini aynen sürdürür: "Ey hûr meclisi yine firdevs-i enver it / Şîrîn lebüñle sâgarumuz câm-ı kevser it."

Şiirlerinden Örnekler

Aşağıdaki metinler tezkirelerin ve Hüsameddin'in yayımlanmış neşirlerinden alınmıştır. Nüshalar arasında küçük okuma farkları vardır; metin bir neşre göre verilmiş, önemli farklar açıklamada belirtilmiştir.

Gazel: "Keşf it nikâbuñı yeri gögi münevver it"

Keşf it nikâbuñı yeri gögi münevver it
Bu 'âlem-i 'anâsırı firdevs-i enver it
Depret lebüñi cûşa getür havz-ı kevseri
'Anber saçuñı çöz bu cihânı mu'attar it
Hattuñ berât yazdı sabâya didi ki tîz
Var milket-i Hıtâ ile Çîni müsahhar it
Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey göñül
Biñ yıl gerekse zulmete seyr-i Sikender it
Zeyneb ko meyli zîynet-i dünyâya zen gibi
Merdâne-vâr sâde-dil ol terk-i zîver it

Günümüz Türkçesiyle: "Peçeni kaldır, yeri göğü aydınlat; dört unsurdan kurulu bu dünyayı en parlak cennete çevir. Dudağını kıpırdat, Kevser havuzunu coşturup taşır; amber kokulu saçını çöz, bu dünyayı güzel kokulara boğ. Yüzündeki ayva tüyleri sabah rüzgârına bir ferman yazdı ve 'Çabuk, git Hıtâ ve Çin ülkesini ele geçir' dedi. Ey gönül, ab-ı hayat kısmetinde yoksa, bin yıl da gerekse İskender gibi karanlıklar ülkesine sefer et, onu bulamazsın. Zeyneb, kadınlar gibi dünyanın süsüne meyletmeyi bırak; erkekçe, sade gönüllü ol ve süsü terk et." Gazelin ilk üç beyti sevgilinin güzelliğini kozmik bir ölçeğe taşır. Peçenin kalkmasıyla dünyanın cennete dönüşmesi, dudağın Kevser'i coşturması ve saçın dünyayı kokulandırması bir dizi buyrukla anlatılır. Üçüncü beyitteki "hat", hem yüzdeki ince tüyleri hem de yazıyı anlatır; bu yazı sabah rüzgârına verilmiş bir berattır ve rüzgâr, misk ülkeleri olan Hıtâ ile Çin'i fethetmeye gönderilir. Dördüncü beyit, ab-ı hayatı Hızır'ın bulduğu, İskender'in ise karanlıklar ülkesinde boşuna aradığı hikâyeye dayanır ve kısmetin çabadan güçlü olduğunu söyler. Son beyit tezkirecilerin "merdâne" hükmünün kaynağıdır: şair kendi adına seslenir, "zen" (kadın), "zînet" (süs) ve "Zeyneb" kelimeleri arasındaki ses yakınlığından yararlanarak dünya süsünü bir kadınlık zaafı gibi göstermeyi reddeder. Metin Latîfî'ye göre verilmiştir. Âşık Çelebi, Beyânî, Kınalızâde ve Hüsameddin dördüncü beytin ikinci mısraını "Biñ yıl gerekse Hızr ile seyr-i Sikender it" diye okur, son mısrada da "merdâne-vâr" yerine "merdâne var" okuyuşu yaygındır. Âlî'de son kelime "zînet" olarak geçer. (Latîfî, haz. Canım, s. 256-257; Âşık Çelebi, haz. Kılıç, s. 257; Beyânî, haz. Sungurhan, s. 84; Kınalızâde, haz. Sungurhan, s. 408; Âlî, haz. İsen, s. 55-56; Hüsameddin, Amasya Tarihi, X, 176-177.)

Makta (nüsha farkı): "Zeyneb çü yâr zülfi gibi târe olmagıl"

Zeyneb çü yâr zülfi gibi târe olmagıl
Dîvâna olma şi'rüñi dîvân u defter it

Günümüz Türkçesiyle: "Zeyneb, sevgilinin zülfü gibi dağınık olma; divane olma, şiirlerini divan ve defter haline getir." Bu beyit Sehî'nin Heşt Bihişt'inin yalnız bir nüshasında, Zeyneb Hatun maddesinin sonuna eklenmiş bir kayıtta "beyt-i makta'" olarak yer alır ve şairin meşhur şiirlerinden sayılır. Kafiyesi ve "it" redifi "Keşf it nikâbuñı" gazeliyle aynıdır; bu yüzden aynı gazelin bazı mecmualarda dolaşan ikinci bir makta beyti ya da aynı zeminde yazılmış başka bir gazelin son beyti olması mümkündür. Beytin asıl inceliği "dîvâne" (deli) ile "dîvân" (şiirlerin toplandığı kitap) arasındaki cinastır: şair kendine, aşkta saçılıp dağılmak yerine sözünü derleyip toparlamasını öğütler. Divanını padişaha sunduğu bilinen bir şairin ağzında bu öğüt ayrıca anlamlıdır. (Sehî, Heşt Bihişt, KTB neşri, s. 159, dipnot 12.)

Beyitler: "Şehâ bu sûret-i zîbâ saña Hakdan hidâyetdür"

Şehâ bu sûret-i zîbâ saña Hakdan hidâyetdür
Sanasın sûre-i Yûsuf cemâlüñden bir âyetdür
Senüñ hüsnüñ benüm 'ışkum senüñ cevrüñ benüm sabrum
Bular her dem-be-dem artar dükenmez bî-nihâyetdür

Günümüz Türkçesiyle: "Ey şah, bu güzel yüz sana Tanrı'dan gelmiş bir hidayettir; sanki Yusuf suresi senin güzelliğinden bir ayettir. Senin güzelliğin, benim aşkım; senin eziyetin, benim sabrım: bunlar her an artar, tükenmez, sonsuzdur." Sehî, Zeyneb Hatun'u tanıtırken örnek olarak yalnız bu iki beyti verir. İlk beyit "sûret" (yüz, görünüş) ile "sûre", "âyet" ile "Yûsuf" arasında kurulan bir tenasüp üzerine oturur: Kur'an'da güzelliğin sembolü olan Yusuf'un kıssasını anlatan sure, sevgilinin yüzünün bir ayeti sayılır. İkinci beyit dört kavramı ikişer ikişer karşılaştırır ve hepsinin aynı anda büyüdüğünü söyler; âşığın sabrı, sevgilinin cevri kadar sınırsızdır. "Şehâ" hitabı divan şiirinde sevgiliye sıkça yöneltilir; tezkireler bu beyitlerin belli bir kişiye, örneğin padişaha söylendiğine dair bir şey kaydetmez. Bazı yayınlarda ilk mısranın sonu "inâyetdür" diye geçer; Sehî'nin neşrinde "hidâyetdür" okunur. (Sehî, Heşt Bihişt, KTB neşri, s. 159.)

Farsça matla: "Zülf eger nîst hevâ-dâr-ı kad-i bâlâ-yet"

Zülf eger nîst hevâ-dâr-ı kad-i bâlâ-yet
Hem-çü men ser beçe-i Rûmî nihed ender pâ-yet

Bu matla, Zeyneb Hatun'un Farsça şiirinden bugüne ulaşan tek örnektir. Latîfî onu "Fârisî matla" olarak Arap harfleriyle verir ve "ol muhadderenüñ bikr-i fikri", yani o örtülü hanımın el değmemiş bir düşüncesi diye niteler. Âlî de aynı beyti şairin Farsça şiirlerinden bir "matla-ı latîf" olarak nakleder. Metin burada Hüsameddin'in Latin harfli okumasına göre verilmiştir. Beytin anlamı neşirlerde farklı anlaşılmıştır. Rıdvan Canım'ın Latîfî neşrindeki çeviriye göre anlamı "Zülfün senin uzun boyunun isteklisi değilse, benim gibi çocuğun başı senin ayağına yönelir" biçimindedir; Mustafa İsen'in Âlî neşrindeki çeviride ise beyit, zülfün sevgilinin boynunu örttüğü ve bu durumdaki âşıkların başlarını onun ayağına nasıl koyabileceklerini soran bir söyleyiş olarak anlaşılır. İki okumada da merkezde aynı hayal vardır: sevgilinin boyundan aşağı uzanıp ayaklarına kadar inen saç, ona baş koyan bir âşık gibi görülür. Tezkirecilerin Zeyneb'in Farsçayı şiir yazacak kadar bildiğini söylerken dayandığı somut örnek bu beyittir. (Latîfî, haz. Canım, s. 256; Âlî, haz. İsen, s. 55-56; Hüsameddin, Amasya Tarihi, X, 176.)

Beyit: "Hased ol rinde kim her gice bâdâm-ı rû-magz-âsâ"

Hased ol rinde kim her gice bâdâm-ı rû-magz-âsâ
Yatur dildâr ile pehlû-be-pehlû bir firâş üzre

Günümüz Türkçesiyle: "O rindi kıskanırım ki her gece, çift içli badem gibi, sevgiliyle yan yana bir döşekte yatar." Bu beyit tezkirelerde bulunmaz; Hüsameddin'in Osmancık'ta bulup kopyaladığı bir mecmuadan, kaybolan bir gazelin elde kalan tek beyti olarak aktarılır. Tarihçinin anlattığına göre Zeyneb Hatun bir gece kocası Fehmî Çelebi'yi bir cariyeyle yatakta uyurken görmüş, yazdığı gazeli onun yastığının üstüne bırakmıştır. Fehmî Çelebi de buna bir gazelle cevap verip özür dilemiştir. Hüsameddin her iki gazelde karı koca arasındaki mahrem hususlar bulunduğu için onları nakletmediğini, sonra müsveddelerinin yandığını, yalnız bu beytin kurtulduğunu ve gazelleri yazmadığına pişman olduğunu söyler. Basılı metindeki "rû-magz" okuması büyük ihtimalle "dû-magz" (çift içli) olmalıdır; çift içli badem, iki içi tek kabukta yan yana yatan bir badem olarak, sevgiliyle aynı döşeği paylaşmanın klasik bir benzetmesidir. Rivayet doğruysa bu beyit, Âşık Çelebi'nin Zeyneb'in evlendikten sonra şiiri bıraktığı yolundaki sözüyle çelişir ve şairin evlilik içinde de yazmaya devam ettiğini gösterir. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, X, 174-175.)

Kronoloji

855-886 (1451-1481): Fatih Sultan Mehmed'in saltanatı. Tezkirelere göre Zeyneb Hatun divanını bu dönemde Sultan Mehmed adına tertip edip sunar ve ödüllendirilir.

879 (1474): Osmanlı Müellifleri ve son devir kaynaklarında verilen ölüm tarihi; kaynağı bilinmemektedir.

889 (1484): Hüsameddin'in kaydettiği ölüm tarihi. Tarihçiye göre Amasya'da, Üçler Mahallesi'nde babası ve dedesinin yanında gömülür.

1978: Mehmed Çavuşoğlu, Bursalı Mehmed Tâhir'in Ayasofya'da bulunduğunu yazdığı divan nüshasının tespit edilemediğini kaydeder.

2010: Didem Havlioğlu, Osmanlı kadın şairleri üzerine makalesinde Zeyneb Hatun'un tezkirelerdeki temsilini inceler.

2013: Hasan Aksoy'un "Zeyneb Hatun" maddesi TDV İslâm Ansiklopedisi'nin 44. cildinde yayımlanır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve tabsıratü'n-nuzamâ, haz. Rıdvan Canım, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2018, s. 256-257. ekitap.ktb.gov.tr
  • Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, haz. Filiz Kılıç, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2018, s. 256-257. ekitap.ktb.gov.tr
  • Beyânî, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 84. ekitap.ktb.gov.tr
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 408. ekitap.ktb.gov.tr
  • Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı, haz. Mustafa İsen, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 55-56.
  • Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, I, s. 217; X, s. 174-177.

Akademik çalışmalar

  • Mehmed Çavuşoğlu, "16. Yüzyılda Yaşamış Bir Kadın Şâir: Nisâyî", Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 9 (1978), s. 405-406 (TDV maddesi üzerinden).
  • H. İbrahim Demirkazık (haz.), Pervâne Beg Nazîre Mecmuası (67b-100b), yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi, 2002, s. 154 (TDV maddesi üzerinden; görülemedi).

Resmî kaynaklar

  • Sehî Beg, Heşt Bihişt, haz. Halûk İpekten - Günay Kut - Mustafa İsen - Hüseyin Ayan - Turgut Karabey, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 159.

Kitaplar

  • Hasan Aksoy, "Zeyneb Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 44, İstanbul 2013, s. 360-361. islamansiklopedisi.org.tr
  • Didem Havlioğlu, "On the Margins and between the Lines: Ottoman Women Poets from the Fifteenth to the Twentieth Centuries", Turkish Historical Review, 1/1 (2010), s. 25-54.
  • Gönül Ayan, "Mihrî Hatun ve Şiirleri", Erdem, Atatürk Kültür Merkezi.
  • "Zeyneb Ḫātūn (d. possibly 879/1474)", The History of Islam in Anatolia yazma ve müellif veri tabanı, mid:1235.
  • Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, II, s. 219-220 (TDV maddesi üzerinden).

Çevrimiçi kaynaklar