Şehirüstü, Amasya Merkez ilçesinde Yeşilırmak kıyısından güneye, Karakaya ve Çakallar yamaçlarına doğru çıkıldıkça başlayan mahallelerden biridir. Bugünkü adı ilk bakışta bir yer tarifi gibi okunur; eski kayıtlar ise adın bir küskünlük olayından çıktığını gösterir. Amasya Tarihi'nin yazarı Hüseyin Hüsameddin bu semtte, Çeribaşı Camii'nin bitişiğindeki evde doğmuş, ailesinin mezarlığı da buradadır. Mahalle sınırları içinde 14. yüzyıldan kalma bir cami, 15. yüzyıla tarihlenen bir kadın türbesi, Halvetî tarikatına bağlı bir zaviyenin hatırası ve Şehzade Mustafa'nın çevresine bağ bahşettiği bir tepe bulunur. Mahalle hakkında yazılmış tek bir monografi yoktur; bilgi Hüsameddin'in ciltlerine, Halvetîlik üzerine yapılmış akademik çalışmalara ve yerel anlatılara dağılmıştır.

Adı ve Konumu

Şehirüstü adı, Osmanlı kayıtlarındaki "Şehre Küstü" mahallesinin bugünkü karşılığı olarak okunmalıdır. Halvetiyye tekkeleri üzerine yazılan akademik makale, Şehre Küstü Tekkesi'ni "Şehir üstü mahallesinde" gösterir ve Çeribaşı Camii'ni de aynı mahalleye yerleştirir. Hüsameddin ise mahalleyi "Şehre Küsdü Mahallesi" diye anar, halk dilindeki söyleyişi "Şâraküsdü" olarak verir ve eski kayıtlarda mahallenin "Şehre Küsdü, diğer adıyla Pîr Sinan Mahallesi" yazıldığını belirtir. Dolayısıyla "Şehirüstü" sözcüğü, "şehre küsen" anlamındaki eski adın zamanla ağıza yatmış ve anlamı değişmiş biçimi gibi görünür. Adın bu yolla değiştiğini doğrudan anlatan bir belgeye rastlanmamıştır; çıkarım, aynı mahallenin kaynaklarda her iki adla anılmasına dayanır.

Hüsameddin'in 1-4. ciltlerdeki dökümü, mahalleleri ayrı ayrı sayar ve komşuluklarını verir. Çeribaşı Mahallesi, ona göre Karakaya'nın kuzey eteğinde, eski adıyla "Sungur Mülkü" yerinde yer alır; doğusunda Acem Ali, batısında Devehane, kuzeyinde Bozahane mahalleleri, güneyinde Şehre Küsdü Mahallesi ile Karakaya bulunur. Şehre Küsdü ise Uzun Yol Mezarlığı'nın üstünde, doğu ve kuzey yanları mezarlık, batı ve güney yanları Karakaya etekleri olan, şehrin dışında kalmış bir mahalle gibi tarif edilir. Bugün Çeribaşı Camii ile Halkalı Evliya Türbesi'nin Şehirüstü adı altında anılması, iki eski mahallenin birbirine karıştığını veya birleştirildiğini düşündürür. Bu birleşmenin ne zaman yapıldığı konusunda elde belge yoktur. Mahallenin arka tarafında yükselen kayalık yamaç ise Karakaya ile Çakallar arasında paylaşılmış bir arazidir ve Hüsameddin'in çizdiği sınır, Dârüsselâm Mahallesi üstündeki Hoca Sultan önünden geçen yol hizasıdır; bu hattın doğusu Çakallar, batısı Karakaya sayılır.

Sungur Mülkü ve Çeribaşı Mahallesi

Hüsameddin, Çeribaşı ile komşu Bozahane mahallelerinin eski adının "Sungur Mülkü" olduğunu yazar ve bu adı Danişmendli hükümdarı Sunkur'a bağlar. Çeribaşı Mahallesi'nin batı ucunda, bir sokağın içinde, yar dibinde duran sandukalı bir mezar taşının baş tarafında kûfî hatla "Hâzâ kabrü'l-meliki'l-mu'azzam Sunkur" yazılı olduğunu da kaydeder. Sunkur'un halefi olan amcası Melik Muhammed Gâzi Bey'in cülusu hicrî 529'da (1134-35) kesinleştiğine göre, Sunkur'un Amasya'da on dokuz yıl kadar hüküm sürdüğü sanılır. Hüsameddin, mahallenin eski adı ile mezar taşındaki yazıya bakarak hükümdarın sarayının bu çevrede olduğu sonucuna varır; cümlesinde "zann olunur" kaydını bırakır ve ayrıca bir kazı ya da belge sunmaz. Dolayısıyla Danişmendli döneminin mahalledeki izi, bir mezar taşı ile eski bir mülk adıyla sınırlı kalır ve bu bilginin tamamı tek bir müellifin okumasına bağlıdır.

Mahalleye bugünkü adını veren kişi, Şadgeldi Paşa ve onun ardından Devâtdâr Ahmed Paşa dönemlerinin tanınmış emirlerinden Çeribaşı Emîneddîn Mehmed Çelebi'dir. Hüsameddin'e göre bu emir mahallede oturmuş ve bir mescit yaptırmıştır; mahalle de ondan "Çeribaşı" adını almıştır. Caminin kitabesi sökülmüş, vakfiyesi de bulunamamıştır, bu yüzden yapım tarihi doğrudan öğrenilemez. Ancak Hüsameddin, aynı emirin hicrî 793'te (1390-91) hayatta olduğunu o yıl düzenlenen bir vakfiyenin şahitlerinden çıkarır ve caminin bu tarihlerde yapıldığını söyler. Cilt 4'te ise Şadgeldi dönemine ait Sarachâne ve Çeribaşı camilerinin kitabelerinin sökülüp Şadgeldi adının ve izlerinin yok edilmeye çalışıldığını, bunları bulmak için yıllarca uğraştığını yazar. İki caminin yapım biçiminin birbirine benzemesi de ona göre ayrıca incelenmesi gereken bir noktadır.

Çeribaşı soyunun mahalledeki devamı, Hüsameddin'in "Sungur Sülâlesi" başlığı altında topladığı kayıtlarda izlenir. Hicrî 700 dolaylarında (1300) ölen emir Seyfeddin Sungur'un soyundan gelenler sonradan "Osman Paşazâde", "Çeribaşızâde" ve "Yahşi Beyzâde" adlarıyla üç kola ayrılmış; üçüncü kol Amasya'da kalarak "Zanbak Oğulları" ve "Mütevelli Oğulları" unvanlarıyla Çeribaşı Mahallesi'nde 1300 (1882-83) tarihine kadar varlığını sürdürmüştür. Cilt 9-12'de bu çevreden bir şehir kethüdası olan Hacı Mehmed Çelebi'nin, camisi Amasya'da bulunan "Büyük Çeribaşı" soyundan geldiği ve "Zanbak Dede" diye anıldığı yazılıdır. Cilt 4, Şehzade Mehmed'in (Fatih) Amasya'daki valiliği sırasında ser-askerlik yapan Şâdî Beyzâde Burak Bey için "Küçük Çeribaşı" lakabını verir; Burak Bey Çeribaşı Mahallesi'nde oturur ve Büyük Çeribaşı Mehmed Çelebi'nin kızının oğludur. Böylece mahalle adı, tek bir kişinin hatırasından fazlasını, birkaç kuşaklık bir aile çevresini taşır.

Çeribaşı Camii

Çeribaşı Camii, mahalle hayatının merkezi olarak yüzyıllar boyunca soyun kendi evlatları tarafından yönetildi. Hüsameddin'in verdiği ölçüye göre mütevellilik dört yüz yıl kadar bu aileden evlatlarda kaldı. Müftü Mütevellîzâde Hacı Ahmed Efendi caminin minberini 1118'de (1706-07) yerleştirip vakıflarını genişletti; yeniçeri çavuşlarından Mütevellîzâde Hacı Halil Ağa ise 1197'de (1782-83) caminin doğu tarafına bir minare ekledi. Cilt 9-12'de başka bir kayıt, Çavuşzâde Halil Ağa'nın (ö. 1212) caminin sağ yanına tuğladan bir minare yaptırdığını ve parasını caminin ihtiyaçlarına vakfettiğini söyler; iki kayıt aynı minareyi anlatıyor olabilir, Hüsameddin bu konuda bir açıklama yapmaz. Vakıfların büyük kısmı sonradan yok olmuş, para vakfından başka bir şey kalmamıştır.

Cami, 19. yüzyılda defalarca onarıldı. Amasya mutasarrıfı Ziya Paşa 1281'de (1864-65) camiyi onarttı. Kubbe yeniden akmaya başlayınca Hüsameddin'in babası Abdîzâde Hacı Mehmed Ağa 1309'da (1891-92) kubbenin üstüne bir ağdırma yapı kurdurarak onu korumaya aldı. Caminin karşısındaki köşe başı ev imamlık hizmetine, onun iki ev yukarısındaki boş arsa ise cüzhanlığa vakfedilmiştir. Hüsameddin, mahallede su dağıtımını da ayrıca kaydeder: aşağı kısımda Kaya Paşa hicrî 803 dolaylarında (yaklaşık 1400), yukarı dere tarafında Mütevellîzâde Hacı Hasan Ağa 1145 dolaylarında (1732-33) birer çeşme yaptırmış, Acem Ali Ağa da 873'te (1468-69) caminin yanına bir çeşme eklemiştir. Çeşme, caminin altındaki Çeribaşı Dârülkurrâsı'nın penceresini de etkilemiştir; Ziya Paşa yolu düzelttiği sırada çeşmeyi bu pencerenin önüne getirmiş, böylece pencere tıkanmış ve dârülkurrâ işlevini yitirmiştir.

Caminin imamları ve vaizleri, Amasya'nın bilgin silsilesinin içinde yer alır. İmamzâde Zihnî Mehmed Efendi, babası Mevlâna Mustafa Efendi'nin yerine 1117'de (1705-06) imam oldu, 1121'de imamlığı bırakıp kadılığa geçti ve Çorum kadısıyken azledilerek 1148'de (1735) öldü; Hüsameddin onu şair ve güzel yazı yazan bir kişi olarak tarif eder. Sorukluzâde Râşid Ahmed Efendi 1221'de (1806-07) babasının ardından Dârülhadîs-i Osman Çelebi müderrisliği ile birlikte Çeribaşı Camii imam ve hatipliğini üstlendi, sonra Havza kazası naipliğine geçerek 1243'te öldü. 1231'de (1815-16) camiye imam olan "Kuru İmâm" lakaplı bir zat, caminin batısına bitişik evde oturdu ve 1246'da (1830-31) öldü; oğlunun adı Hâfız Osman Efendi'dir. Hüsameddin'in annesinin babası da Hâfız Osman Efendi, onun babası şeyhülkurrâ Halil Efendi olduğuna göre, bu kayıtlar Kuru İmam'ın yazarın anne tarafı atası olduğunu düşündürür; Hüsameddin iki kaydı birbirine açıkça bağlamaz.

Vaizler arasında Halvetîlerden Dede Hüseyin Efendi (ö. 999 dolayı, yaklaşık 1591) sayılır; mezar taşında ölüm tarihi yazılıdır ve Hüsameddin'in annesinin gömüldüğü bahçenin kenarına defnedilmiştir. Cilt 10'da Uzun Vâizzâde Abdülmuttalib Efendi de Sarachâne Camii vaizliğinden azledilip Çeribaşı Camii vaizi olmuş, bir süre sonra buradan da çıkarılarak 1192'de (1778) Sultan Bayezid Camii kürsü şeyhi ve vaizi olmuştur. Çeribaşı Camii vaizi Hacı Nuh Efendi'nin ismi ise camiden doğuya doğru uzanan bir zaviyeye verilmiştir. Hüsameddin'in Nuh Tekkesi olarak andığı bu zaviyenin yerinde, Müftü Mütevellîzâde Hacı Ahmed Efendi 1116'da (1704) bir medrese yaptırmış; medrese 1143'te yanınca aynı ailenin Mütevellîzâde Hacı Ali Ağa'sı orada bir Halvetî zaviyesi kurmuştur. Tekkenin yanma tarihini Hüsameddin 1233 civarı (1818) olarak, akademik makale ise 1808 olarak verir; iki tarih arasındaki fark çözülmeden kalır. Bugün tekkenin yeri, Atatürk İlkokulu'nun bulunduğu çevre olarak tahmin edilir.

Yazarın Mahallesi

Hüseyin Hüsameddin, hicrî 1286 Recep ayının son cuması seher vakti (Kasım 1869), Çeribaşı Mahallesi'nde caminin batısına bitişik evde ikiz olarak dünyaya geldi. Babası Abdîzâde Hacı Mehmed Ağa'ydı. Adını babası Hüseyin koydu; annesi Zahide Hatun ise Kuba evliyası Hüsameddin Halvetî'ye duyduğu sevgiden dolayı Hüsameddin lakabını ekledi. Hüsameddin, kendi hayatını anlattığı sayfalarda bu evi ve mahalleyi defalarca anar; mahalle, onun Amasya tarihini toplarken kullandığı kaynaklarla ilişkisinin başladığı yerdir. Çeribaşı Camii'nin imamlarına ve vaizlerine verdiği yer de bu yakınlıktan kaynaklanır.

Caminin güneydoğusunda, bahçenin batısında yol üzerindeki Hüseyin Dede Türbesi, yazarın ailesinin mezarlığıdır. Burada Halvetîlerin tanınmış vaizi Şeyh Hüseyin Efendi ile müderris Mustafa Efendi yatar; bunların doğusunda Hüsameddin'in annesi Zahide Hatun, kardeşi Hâfız Halil Efendi ve kız kardeşi Fatma Hatun medfundur. Zahide Hatun'un ceddi şeyhülkurrâ Hacı Halil Efendi, caminin altındaki dârülkurrânın şeyhi olarak anılır. Bu bilgi, bir mahallede cami, medrese, zaviye ve mezarlığın aynı ailelerin eliyle nasıl birbirine bağlandığını gösterir.

Halkalı Evliya Türbesi

Mahallenin en çok bilinen yapısı Halkalı Evliya Türbesi'dir. Hüsameddin türbeyi "Halkalı Dede Türbesi" adıyla, Çeribaşı Mahallesi'nde, Şehre Küsdü Mahallesi önünde tek başına duran bir yapı olarak tarif eder. Dört taş direk üzerine oturan yapı, konik bir kubbeyle örtülüdür; üç yanı bahçe, güney yanı yoldur ve çevresi bir duvarla çevrilidir. Yazar, türbede Şadgeldi Paşa soyundan Şâdî Bey'in kızı Sâru Hatun'un yattığını, bunun baş taşında ve kıble duvarına konmuş taş üzerinde yazılı olduğunu bildirir. Sandukanın altında, türbenin ölçüsünde bir mahzen vardır; mahzenin ortasında üstü açık bir tabutun içindeki naşın, hafif sararmış bir kefen içinde bozulmadan durduğu görülür. Türbenin kuzeyindeki iki siyah taşın her birinde iki demir halka bulunur; taşlar mahzenin ağzını örtüp gerektiğinde halkalardan tutularak kaldırılır.

Adın kaynağı bu halkalardır. Hüsameddin, yürümeyen çocukların ayaklarının üç cumartesi günü bu halkalara takılması halinde Allah'ın izniyle yürüyeceğine dair inancın yerleşik olduğunu, kadınların bu halkalar yüzünden Sâru Hatun'a "Halkalı Dede" dediğini yazar. Modern bir derleme bu uygulamanın bugün de sürdüğünü gösterir; yürüme çağına geldiği halde yürüyemeyen çocuklar özellikle cumartesi günü getirilir, dualar eşliğinde ayakları üç kez halkaya sokulup çıkarılır, çocuk yürüdüğünde türbeye kurban getirilir ve kimi zaman davul zurna eşliğinde yenir. Dilek tutanlar sanduka üstüne kalem, silgi ya da anahtar bırakır; belirli günlerde türbede çay şekeri dağıtılır ve bu şekerin kutsal sayıldığı belirtilir. Çapanoğlu'nun hatıralarında ise türbenin gölgesi, mahalle çocuklarının yaz günleri bahçesinde oturup kitap okuduğu bir yer olarak geçer; halkaya ayak geçirmeye gelenlerin sonradan para bıraktığını, çocukluğunda böyle bir âdetin görülmediğini de aktarır.

Türbedeki kişinin kimliği kaynaklarda ikili bir görünüm taşır. Hüsameddin'in "Türbeler" bölümünde Sâru Hatun, Şadgeldi soyundan Şâdî Bey'in kızıdır. Başka bir yerde, Cilt 11'deki biyografiler arasında, Devâtdâr Ahmed Paşa'nın torunu Şâdî Bey'in oğlu Burak Bey'in kızı "Şâh Rûze Hatun" için yazılan maddede şu bilgiler bulunur: Kadın Amasya'da babasının himayesinde büyümüş, önce Amasya valisi Şehzade Alaeddin Bey'le evlendirilmiş; hicrî 846'da (1442-43) şehzadenin yatağında uyurken boğdurulduğu ve oğulları Şehzade Gıyâseddîn ile Tâceddîn Çelebi'nin de boğulduğu anlatılır; bundan sonra kendisini ibadete ve hayır işlerine vermiş, 871'de (1466-67) vefat etmiş ve Çeribaşı Camii'nin yanında, yazarın evine bitişik türbeye defnedilmiştir. Metinde cesedinin tabutta sağlam durduğunun görüldüğü de yazılıdır. Sayfanın sütun düzeni karışık olduğundan ayrıntılar temkinle okunmalıdır. Hüsameddin iki maddeyi birbirine bağlamaz ve bir yerde "Sâru", başka bir yerde "Şah Rûze" der; Sâru ile Şah Rûze'nin aynı kişi olup olmadığı ve babasının Şâdî Bey mi, oğlu Burak Bey mi olduğu açık bir sorudur. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın tanıtım metni Burak Bey'in kızı Şahruz Hatun'dan söz eder; bir evliya ansiklopedisi maddesi ile Çapanoğlu ise Şadi Bey'in kızı Sâru Hatun adını verir. Çapanoğlu, Sâru'nun "sarı benizli" anlamına geldiğini, hatunun ya benzi sarı olduğu için ya da naşı sarardığı için bu adı almış olabileceğini ekler; bu yorum ise bir tahmindir.

Yapı baldaken tarzındadır ve 15. yüzyıla tarihlenir; kesin bir yapım tarihi ya da banisi bilinmez. Mahzendeki sağlam naş anlatısı menkıbevi bir ayrıntıdır; Hüsameddin bunu kendi gözlemi olarak aktarır, ancak bağımsız bir belgeyle desteklenmemiştir. Kimlik tartışması ne olursa olsun türbe, Amasya'da bugün de ziyaret edilen ve çocuk sağlığı üzerine kurulu bir inanç pratiğini yaşatan yerlerden biridir.

Pîr Sinan ve Şehre Küstü Zaviyesi

Mahalleye adını veren olay, Hüsameddin'in iki ayrı yerde anlattığı bir vaaz ve azil hikâyesidir. Pîr Sinâneddîn Yusuf Efendi, Habîb-i Karamânî'nin halifesi Seydî Alâeddîn Ali Çelebi'nin müridiydi. Hicrî 940'ta (1533-34) onun yerine Habîb-i Karamânî Tekkesi şeyhi ve Mehmed Paşa Camii vaizi oldu. Hicrî 949'da (1542-43) Amasya valisi Şehzade Mustafa'ya israfı konusunda vaaz sırasında nasihat edince, şehzade onu hem tekke hem kürsü şeyhliğinden aldı; müftü Sinan Efendi de azledilip teftiş edildi. Akademik makale, sebebi daha belirgin biçimde anlatır: Şehzade'nin oğlu Süleyman Çelebi'nin sünnet düğünündeki israf ve hazinenin harcanması vaazlarda eleştirilmiştir. Şeyh bu olay üzerine şehrin kenarına çekilmiş ve halktan alakasını kesmiştir; Hüsameddin, Çeribaşı Mahallesi'nin üstündeki boş arazide dostları ve müritlerinin yaptırdığı zaviyeye çekildiğini, çevresinde evler kurulunca orasının bir mahalle biçimini aldığını anlatır. Ona "Şehre küstü" lakabı bu yüzden takılmış, zaviye ve mahalle de aynı adı taşımıştır.

Pîr Sinan'ın ölüm tarihi kaynaklarda farklı geçer. Hüsameddin 1-4. ciltlerde onun 957'ye (1550) kadar bu mahallede oturduğunu yazar; akademik makale de ölümünü 957/1550 olarak verir. Cilt 10'daki biyografi ise zaviyede on yıl kadar zikir ve ibadetle meşgul olduğunu söyler ve vefatını 959 yılının ramazanına (1552) koyar. Şehzade Mustafa'nın Amasya'daki valiliğinin 1553'te onun ölümüyle sona erdiği hesaba katılırsa, şeyhin ayrılışı ile şehzadenin sonu arasındaki zaman diliminin kısa olduğu görülür. İki tarihi birbirine uydurmaya yarayan başka bir belge yoktur.

Zaviyenin çevresi zamanla küçük bir yapı topluluğuna dönüştü. Hüsameddin, müritlerin zaviyenin yanına bir mescit, bir çeşme ve geliri tekkeye vakfedilen evler yaptırdığını yazar. Tekke, mahallenin batı ucundaki çeşmenin üzerindeydi. 1-4. ciltlerdeki dökümde Pîr Sinan'dan sonra halifesi Derviş Ali el-Halvetî, onun ardından da Şeyh Ahmed Efendi postta oturur; tekke 1241 (1825-26) tarihine kadar ayakta kalmış, sonra harap olmuş ve yeri mülk haline gelmiştir. Derviş Ali Efendi aynı zamanda Çeribaşı Camii'nde vaaz verdi, ölümünü Hüsameddin 991 dolaylarına (yaklaşık 1583) yerleştirir; Dede Çelebizâde Hüseyin Efendi de hat ve ilim öğrendiği hocalar arasında onu anar. 9-12. ciltlerdeki biyografiler sıralamayı biraz farklı kurar. Pîr Sinan'ın damadı ve halifesi İmamzâde Abdülkerim Efendi, Çeribaşı Camii imamı Ahmed Efendi'nin oğluydu; babasının ardından cami imamlığını, şeyhinin ardından da zaviye şeyhliğini üstlendi, kırk yıl kadar vaaz verdi, 987 dolaylarında (1579) öldü ve şeyhinin yanına gömüldü. Derviş Ali ile Resûl Efendi ondan sonra zaviyede şeyhlik yapmış görünür; Hüsameddin ikisinin de 991'den sonra öldüğünü yazar.

Yapıların izi, aynı çevrede sürekli yeni bir hayırla zenginleşti. Hicrî 1039'da (1630) ölen kadı Sa'dî Çelebi-Ahîzâde, Pîr Sinan Şehre Küstü Mahallesi'nde Sinâniyye Tekkesi'ne bitişik bir mescit yaptırmıştır. Hüsameddin'in kaleme aldığı sırada zaviye ve mescidin yeri bile kaybolmuş, yalnız çeşmesi ayakta kalmıştı; Pîr Sinan'ın türbesi ise 1304'te (1886-87) bulunmuştur. Türbe, Şehre Küsdü Mahallesi'nin yukarısında yol üzerinde bir mevkide yer alıyor, ziyaretgâh olarak biliniyordu. Akademik makale, bugün türbeden bir eser kalmadığını, yerin yalnız eski kaynaklara göre bilindiğini söyler.

Çakallar ve Şehzade Mustafa Dönemi

Mahallenin gerisindeki yamaç, Hüsameddin'in tarifine göre Amasya'nın Yukarı Pazar tarafında, güneyde, çevresindeki düzlükten yaklaşık iki yüz metre yüksekte, Pont dağlarının eteğinde uzanan bir tepedir. Uzunlamasına, iki yanı yüksek, ortası düz bir beşiğe benzer; düzlüğe "Hamza Düzü" denir. Hava iyidir, her yer bağdır, her bağda bir köşk, bir iki yerde akan su, suyun kenarında bir çimenlik bulunur. Üç ünlü su kaynağı, yani Kaya Paşa, Üçler ve Acem Ali suları bu tepenin eteğinden çıkar; Karakaya yönünden gelen Çırçır Suyu ise eskiden "Alişîr Suyu" olarak bilinirdi. Karakaya ile Çakallar'ın bir bütün oluşturduğunu, Çakallar'ın ayrıca bir av yeri olduğunu da Hüsameddin açıkça yazar; Karakaya'da a'yânın ve emirlerin mülkleri bulunduğuna göre, şehzadelerin saydgâhının yalnız Çakallar olduğu anlaşılır. Hüsameddin ayrıca Çelebi Sultan Mehmed'in Amasya'da hüküm sürdüğü dönemde Köşk Kayası'nda yüce bir köşk yaptırdığını, bu köşkün kalıntılarının kendi zamanında da görüldüğünü ve şehzade Ahmed devrinde "Köşklü Kaya Eğlenceleri"nin şairlerin diline yerleştiğini yazar.

Tepenin doğu yamacı, Hüsameddin'in aktardığına göre Kanuni Sultan Süleyman'a intikal etmişti. Oğlu Şehzade Mustafa Amasya'ya vali olarak geldiğinde buraya bir sayfiye yaptırıp oturdu. Eğitiminde Seyrek Muhyiddîn Efendi, Merzifonlu Hayreddîn Hızır Efendi ve Sürûrî Efendi görev almıştı; çevresinde Hamdî, Zamânî ve Edâyî gibi şairlerle Rüstem Beyzâde Gonca Keyvân, Lala Beyzâde Benefşe Ahmed, Gâzi Beyzâde Çiğdem Ali ve Çakalzâde Gül Sinan Çelebi gibi nedimler bulunuyordu. Şehzade, Gonca ve Çiğdem beylere, Çakalzâde Lâle Ali Çelebi ile Gül Çelebi'ye ve lalası Hamza Bey'e birer parça bağ bağışlamıştı. Bugün Hamza Düzü denilen yer Hamza Bey'e, "Goncalık" adıyla bilinen, Hamza Düzü'nün doğusundaki kısım Gonca Bey'e düşmüştür; Gül ve Lâle Çelebiler'in arazisi ise Hamza Düzü'nün batı ve güneyinde olmalıdır. Hüsameddin, şehzadeye yakınlaşmanın yolunun benefşe, gonca, gül ve lâle redifli kasideler yazıp sunmaktan geçtiğini, çok sayıda şairin bu yolda şiir yazdığını, bazılarının derleme mecmualarında yer aldığını belirtir.

Arazinin sonraki kaderini Hüsameddin, mahkeme sicillerinden çıkardığı kayıtlarla anlatır. Şehzade Bayezid'in Amasya valiliği sırasında Kara Mustafa Paşa'nın tuzağına düştüğü, hicrî 967'de (1559-60) gözden kaybolduğu, bunun üzerine şehzadelerin av yeri olan bu arazinin tümünün emirlere, erkâna ve a'yana satıldığı yazılıdır; büyük pay Çakalzâde Gül Sinan ve Lâle Ali Çelebiler'e geçmiştir. Lale Ali'nin hissesi önce oğlu Lâlezâde Mehmed Çelebi'ye, ardından Sinan Çelebi'ye geçmiş; Çakalzâde Sinan Paşa Sivas valiliğinden azlolunup 1005'te (1597) ölünce arazi oğulları Mahmud, Yusuf ve Mehmed paşalara ve kızlarına kalmıştır. Mahmud Paşa çocuksuz öldüğünde payı satılmış, Ahmed Paşa 1076'da (1665-66) ölünce kızları Münevvere ve Fatma Hanımlar mirasçı olmuş, Mehmed Beyzâde Ahmed Bey de 1091'de (1680) çocuksuz ölünce hissesi kız evlatlarına ve başkalarına geçmiştir. Hüsameddin'in şehzade olayına ilişkin anlatımı kısa tutulmuş bir özettir; Bayezid'in sonu başka kaynaklarda farklı ayrıntılarla anlatıldığından bu kısım temkinle okunmalıdır.

Çakalzâdeler

Tepenin adı, Çakalzâde ailesinden gelir. Hüsameddin, "Çakal Kadı" diye tanınan Bedreddîn Mahmûd Çelebi'nin evlatlarına Çakalzâdeler dendiğini, bunların İçerişehir'deki Hacı Mahmûd Çelebi Zaviyesi'nin vakıflarına mütevelli olduğunu yazar. Aile Halâtî sülalesinin İmâdî koluna bağlanır; İmâdîler'den Şeyh Müeyyedzâde, Küpelizâde ve Çakalzâde şubeleri Amasya'dan türemiştir. Tepenin adının kökenini ise Hüsameddin, mahkeme sicillerine dayanarak şöyle açıklar: Önce bu bağlara "Çakaloğulları Bâğları" denmiş, sonra söz kısalıp "Çakallar Bâğları" olmuş, en sonunda yalnız "Çakallar" kalmıştır. Topaloğulları'na "Topallar", Ortakoğulları'na "Ortaklar" denmesini de benzer örnek olarak sayar. Hüsameddin ayrıca 998 dolaylarında (1590) ölen Çakaloğlu Hacı Sinan Çelebi'nin Çakallar'daki bağlarının meşhur olduğunu not eder.

Çakalzâdeler yalnız bağ sahibi bir aile değildi, Amasya'nın bilgin ve idareci kadrosunun içinde yer alırlardı. Çakal Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi, Şehzade Ahmed'in musahibi olan "Şemsler"den biriydi. Sa'dullah Çelebi-Çakalzâde 918'de (1512) Yavuz Selim'in cülusu sırasında sürgüne uğrayıp Tokat'a gönderildi. Çakalzâde Sinan Paşa, babası Hacı Mahmud Çelebi gibi Şehzade Mustafa'nın çevresinde yetişip divan kâtipliğine geçti; Mustafa 960'ta (1553) öldürülünce İstanbul'a giderek maliye kalemine girdi ve sonradan beylerbeyi oldu. Oğlu Çakalzâde Mehmed Paşa, hicrî 1017'de (1608) Amasya sancağına tayin edilmiştir; Hüsameddin, Osmanlı döneminin üçüncü tarihî devresini bu tayinle açar. Mahalle ile aile arasındaki bağ, ismin tepeden bugüne ulaşmasında somutlaşır.

Nüfus ve Değişim

TÜİK/ADNKS verilerini derleyen bir nüfus tablosuna göre Şehirüstü Mahallesi'nin nüfusu şöyledir:

  • 2012: 2.183
  • 2013: 2.057
  • 2014: 2.082
  • 2015: 2.094
  • 2016: 2.045
  • 2017: 1.905
  • 2018: 1.880
  • 2019: 1.856

2012 ile 2019 arasında yaklaşık yüzde 15'lik bir azalma söz konusudur. Bu kaynaklar nedenini söylemez. Şehir merkezindeki eski mahallelerden yaşanan genel bir göçün etkisi olabilir; ancak bu bir tahmindir ve belgelenmiş değildir. Hüsameddin ise Amasya şehrinin kendi döneminde elli üç mahalle, sekiz bin kadar hane ve otuz yedi bin kadar nüfus taşıdığını yazar; mahalle bazında bir rakam vermez.

Günümüzde Şehirüstü

Bugün Şehirüstü, turist rotasının büyük ölçüde dışında kalan, gündelik hayatın sürdüğü bir mahalledir. Mahallede Atatürk İlköğretim Okulu ve Halkalı Sokak bulunur; Halkalı Evliya Türbesi ise inanç turizmi kapsamında tanıtılır ve ziyaretçi kabul eder. Çeribaşı Camii çevresinde Hüseyin Dede Türbesi ve yazarın ailesinin mezarları yerinde durmaktadır, Pîr Sinan'ın zaviyesi ile türbesinin yeri ise unutulmuştur. Mahallenin Osmanlı dönemindeki sınırları, Çeribaşı ile Şehre Küstü'nün ne zaman birleştiği ve Çeribaşı Camii'nin kitabesiz yapım tarihi gibi konular, şer'iyye sicilleri ile tahrir defterleri üzerinden yapılacak çalışmalarla aydınlanabilir.

Kronoloji

Hicrî 529 (1134-35): Sunkur'un halefi Melik Muhammed Gâzi Bey'in cülusu; Hüsameddin'e göre Sunkur'un türbe taşı Çeribaşı Mahallesi'ndedir.

Hicrî 793 (1390-91): Çeribaşı Emîneddîn Mehmed Çelebi'nin hayatta olduğu vakfiye; cami bu tarihlere tarihlenir.

Hicrî 846 (1442-43): Hüsameddin'e göre Şehzade Alaeddin'in öldürülmesi; Şah Rûze Hatun'un kocası.

Hicrî 949 (1542-43): Pîr Sinan'ın Şehzade Mustafa'ya yönelttiği eleştiri, vaizlikten azli ve Şehre Küstü zaviyesine çekilişi.

Hicrî 957-959 (1550-1552): Pîr Sinan'ın ölümü (kaynaklar arasında fark vardır).

Hicrî 967 (1559-60): Şehzade Bayezid'in ardından Çakallar'ın satılması.

Hicrî 1118 (1706-07): Müftü Mütevellîzâde Hacı Ahmed Efendi'nin Çeribaşı Camii'ne minber koyması.

Hicrî 1241 (1825-26): Şehre Küstü Tekkesi'nin bu tarihe kadar ayakta kaldığı kaydedilir.

Hicrî 1281 (1864-65): Ziya Paşa'nın Çeribaşı Camii'ni onartması.

Hicrî 1286 (Kasım 1869): Hüseyin Hüsameddin'in Çeribaşı Camii'nin bitişiğindeki evde doğumu.

Hicrî 1304 (1886-87): Pîr Sinan Türbesi'nin yeniden bulunması.

Hicrî 1309 (1891-92): Hüsameddin'in babasının Çeribaşı Camii kubbesini ağdırma yapıyla korumaya aldırması.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Kitaplar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar