Şehzade Korkut, II. Bayezid'in oğulları arasında taht kavgasıyla olduğu kadar kitapları, sazı ve kalemiyle de anılan şehzadedir. Şiirlerinde Harîmî mahlasını kullanmış, Osmanlı hanedanı içinde şiir dışında da eser bırakan belki tek kişi olarak ayrı bir yere oturmuştur. Babası Amasya sancakbeyiyken bu şehirde doğduğu hem Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde hem de Türk edebiyatı isimler sözlüğündeki maddesinde açıkça yazılıdır. Hüsameddin onu Amasya şairleri arasında sayar ve kısaca "Amasyalıdır. Sultân Bâyezîd Han-ı Sânî'nin Amasya'da doğan şehzâdesidir" diye kaydeder.
Şairliği tezkirecilerin gözünden kaçmamıştır. Sehî, Latîfî, Kınalızâde ve Âşık Çelebi ondan söz eder, birkaçı beyitlerini aktarır. Tezkirecilerin "mükemmel" diye andığı divanı bugün elde değildir. Günümüze ulaşan, Ali Emîrî Efendi'nin dağınık şiirleri derleyerek oluşturduğu küçük bir divançedir. Aşağıdaki metin hayatını kısa tutarak bu şairliğe, eserlerine ve bugün okunabilen şiirlerine ağırlık verir. Hayatının ayrıntıları Şehzadeler bölümündeki biyografisinde anlatılmıştır.
Hayatı ve Amasya Yılları
Doğum yılı kaynaklarda tartışmalıdır. Hüsameddin, babası Bayezid'in Amasya valiliği yıllarını sırayla anlattığı bölümde 874 yılının olaylarını sayarken "Şehzâde Sultân Korkud bu sene doğdu" der. Türk edebiyatı isimler sözlüğü de 874/1469-70 tarihini ve Amasya'yı verir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Feridun Emecen ise 872 (1467) ya da 874 (1469) yılında Amasya'da doğduğunun söylendiğini, ancak kaynaklarda doğum yılına dair açık bir kayıt bulunmadığını belirtir. Eserlerinden birinde adını Ebülhayr Mehmed Korkut diye yazar, resmî belgelerde yalnız Korkut adını kullanır.
Çocukluğu Amasya'daki şehzade sarayında geçti. Hat sanatıyla bu şehirde tanıştığı kaydedilir. Müstakimzâde'nin Tuhfe-i Hattâtîn'ine dayanan bilgiye göre küçük yaşta Amasya'da Şeyh Hamdullah Efendi'den hat dersleri almıştır. Amasyalı olan Şeyh Hamdullah, o yıllarda Bayezid'in de Amasya'daki hat hocasıydı. 1479'da dedesi Fatih Sultan Mehmed'in isteğiyle sünnet edilmek üzere kardeşleriyle birlikte İstanbul'a gönderildi. Türk edebiyatı isimler sözlüğü ilk tahsilini İstanbul'da dedesinin yanında yaptığını yazar. 1481'de Fatih ölünce Veziriâzam İshak Paşa onu, babası Amasya'dan gelinceye kadar saltanat kaymakamı olarak tahta oturttu. Bu kısa vekâlet, yeniçerilerin ulufesinin artırılması yüzünden sonraki yıllarda da hatırlanacak, Korkut'un taht umudunu besleyecekti.
Sancağa çıkış tarihi üzerinde kaynaklar ayrılır. Emecen, Kemalpaşazâde'ye ve arşiv kayıtlarına dayanarak Korkut'un Zilkade 888'de (Aralık 1483) Manisa'ya gönderildiğini yazar. Hüsameddin ise Şehzade Ahmed'in oğullarının 896 yılındaki sünnet düğününü anlattıktan sonra, Amasya'da bulunan şehzadelerden Selim'in Trabzon'a, Şehinşah'ın Karaman'a, Alemşah'ın Menteşe'ye, Korkut'un da Saruhan'a vali olarak gönderildiğini, Ahmed'in Amasya'da yalnız kaldığını söyler. Hüsameddin'in verdiği tarih arşiv belgeleriyle uyuşmaz. Ancak Korkut'un bu yıllarda da Amasya çevresiyle bağını koruduğunu gösteren başka bir kayıt aynı eserde bulunur: Koca Emîr diye tanınan Amasyalı âlim İbrâhim Efendi, 896'da Şehzade Korkut'a muallim olarak Manisa'ya gitmiş, birkaç yıl sonra görevi bırakıp Amasya'ya, Hüseyniye Medresesi'ne dönmüştür.
Korkut'un hayatının geri kalanı Amasya'dan uzakta, Manisa, Antalya ve Mısır arasında geçti. 1502 başlarında Manisa'dan Antalya'ya nakledilmesinde, Amasya'da sancakbeyi olan ağabeyi Şehzade Ahmed'in etkisi vardı. 1509'da hac niyetiyle Mısır'a gitti, on dört ay sonra döndü. 1512'de Selim tahta çıktıktan sonra Manisa'ya döndü. Selim üzerine yürüyünce kaçtı, bir mağarada yakalandı ve Mart 1513'te boğdurularak öldürüldü. Naaşı Bursa'da Orhan Gazi Türbesi'ne gömüldü. Öldürüldüğü yer TDV'de Eğrigöz (Emet) kasabası yakını, Türk edebiyatı isimler sözlüğünde Eğriboz olarak geçer. Ölüm yılı da birinde 919/1513, ötekinde 918/1512-13 diye verilir. Emecen, ölüm tarihini 5 Muharrem 919 (13 Mart 1513) tarihli muhallefât defterine dayandırır.
Eserleri
Korkut'un bilinen eserlerinin hepsi, divançesi dışında, Arapçadır. Emecen bunları daha çok dinî ilimler, ahlâk ve nasihat kitapları olarak niteler. Şiir dışında telif eseri bulunan belki tek hanedan mensubu oluşu da bundan gelir. Kaynaklarda adı geçen eserler şunlardır:
- Dîvânçe. Millet Kütüphanesi, Ali Emîrî, Manzum Eserler nr. 104'te bulunur. 52 gazel, iki beyitlik bir Arapça şiir ve iki Türkçe beyit içerir. Ali Emîrî Efendi tarafından hicrî 1334'te derlenmiştir. Ankara'daki Millî Kütüphane'de mikrofilmi vardır. TDV maddesinde nüsha numarası "nr. 1040" diye geçer. Öteki kaynakların hepsi 104 dediğinden bu numaranın bir dizgi yanlışı olması muhtemeldir. Bu kesin değildir.
- Da'vetü'n-nefsi't-tâliha ile'l-a'mâli's-sâliha (Süleymaniye, Ayasofya nr. 1763). Kitâbü Harîmî fi't-tasavvuf adıyla da bilinir. 262 varaklık bu kitabı 1508'de, inzivaya çekildiği yıllarda yazıp babasına sunmuştur. İçinde Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler vardır. Kendi Türkçe şiirlerinden bazıları vr. 178b-180a'da, Yûnus Emre'den aldığı şiirler vr. 185b-186a'da yer alır. Hâtemî, Neşet, Abdülkerîm ve Şeyh Baba Yûsuf'un şiirleri de buradadır.
- Vesîletü'l-ahbâb (Ayasofya nr. 3529). Kahire'de tamamlanmıştır. Babasına Mısır'a gidişinin sebebini anlatır. Haccın faziletleri, anne babaya itaat ve ahde vefa üzerine hadisler içerir.
- Kitâb bi-halli işkâli'l-efkâr fî hilli emvâli'l-küffâr (Ayasofya nr. 1142). Savaş esirleri ve ganimetin paylaştırılması üzerine bir fıkıh risalesidir.
- Şerhu elfâzi'l-küfr (Ayasofya nr. 2289). Hâfızü'l-insân 'an lâfızi'l-îmân adıyla da anılır. Konusu iman, küfür ve irtidaddır.
- Korkudiyye. Sehî bu adı taşıyan bir fetva mecmuası yazdığını söyler ve ulemanın onu beğendiğini ekler. Latîfî de Arapça bir fetva kitabından söz eder. Kâtip Çelebi'de adı Fetâvâ-yı Korkudiyye diye geçer. Bugün bilinen bir nüshası yoktur.
- Şerh-i Mevâkıf kenar notları. Kınalızâde, Cürcânî'nin Şerhu'l-Mevâkıf'ının bir nüshasında şehzadenin kendi eliyle düştüğü notları gördüğünü söyler. Nuruosmaniye nr. 4024'te Harîmî mahlaslı birinin bir şerhe düştüğü notlar ve aynı mahlasla yazılmış Türkçe şiirler bulunur. Burada Korkut adı geçmez. Bunlar yalnız mahlastan yola çıkılarak ona mal edilmiştir.
Tezkirecilerin andığı tam divan kayıptır. Latîfî ve Kınalızâde onun "mükemmel" ve "müretteb" bir divanı olduğunu söyler. Bugünkü divançenin bu divanın bir parçası mı, yoksa başka mecmualardan toplanmış şiirler mi olduğu bilinmez. Emecen mevcut divanın daha çok ona ait manzumelerin Ali Emîrî tarafından bir araya getirilmesiyle ortaya çıktığını yazar. Divançeyi Filiz Kılıç 1996'da bir makaleyle tanıttı ve seçmeler yayımladı. Emine Atmaca'nın imla, ses ve şekil incelemesi, metin, sözlük ve tıpkıbasımdan oluşan tam neşri 2020'de Konya'da basıldı. Atmaca'nın neşri çevrimiçi erişime açık değildir; divançenin bütün şiirleri Kılıç'ın makalesindeki metne dayanarak bu bölümde ayrı sayfalarda verilmiştir. Aşağıdaki örnekler tezkirelerden ve makaleden aktarılmış şiirlerle sınırlıdır.
Pervâne Bey'in Mecmû'a-i Nezâ'ir'i ile Edirneli Nazmî'nin Mecma'u'n-Nezâ'ir'i, Harîmî'nin 29 şiirinin başka şairlerin şiirlerine nazire olarak yazıldığını gösterir. Örnek aldığı şairler arasında Şâhidî, Nizâmî, Ahmed Paşa, Hâfî-i Edirnevî, Ahmedî, Necâtî, Cezerîzâde Kasım Paşa, Çâkerî Sinan Bey, Şâmî, Şeyhî, Vasfî Çelebi, Mestî, Zülâlî ve Sücûdî vardır. Bu listedeki Cezerîzâde Kasım Paşa, Fatih tarafından Amasya sancağındaki Şehzade Bayezid'in defterdarlığına tayin edilmiş bir devlet adamı ve şairdir. Şehzadenin genç yaşta tanıdığı bu çevrenin şiirine nazire yazmış olması, Amasya sarayının edebî havasının ona kadar uzandığını düşündürür. Bu bir çıkarımdır, kaynaklarda böyle bir bağ kurulmaz.
Edebî Kişiliği
Tezkireciler Korkut'u önce bilgin, sonra şair olarak anar. Sehî, Heşt-Bihişt'te onun için "'Âlim ü fâzıl zû-fünûn pâdişâh idi. Anuñ kemâlâtına nihâyet yoḳ" der, yani bilgin, erdemli ve pek çok ilmi bilen bir hükümdardı, olgunluklarının sonu yoktu. Ardından fetva kitabını, musiki bilgisini ve icat ettiği sazı sayar. Bu kadar ilim ve fazilet içinde "şi'ir dimege mâyil idi", yani şiir söylemeye de yatkındı, diye ekler. Sehî onu sultan şairlerin anlatıldığı ikinci tabakanın son şairi olarak, babası ve dedesinden sonra yazar.
Latîfî daha ayrıntılıdır. Ona göre Korkut, Osmanlı şehzadeleri arasında ilim ve kemal bakımından öne çıkar, mevlâlar arasında sayılmayı hak eder. "Nice ḳaṭâr-ı cemel cebel-timsâl kitâbḫânesin ... çekerdi" der, yani dağ gibi kütüphanesini nice deve katarı taşırdı. Kapısı şairlerin, fasih ve fazıl kişilerin toplandığı bir yerdi. Herkese değeri ölçüsünde itibar eder, ehil olmayanı yükseltmezdi. Latîfî şiiri için de "fenn-i şi'rde daḫı mükemmel Dîvânı ve ḫoş-âyende naẓmı ve nâzük beyânı vardur" der: şiirde de tam bir divanı, hoşa giden bir nazmı ve ince bir anlatımı vardı.
Kınalızâde Hasan Çelebi, Korkut'u tezkiresinin şehzade şairlere ayrılmış ikinci faslının başına koyar ve Bayezid'in "ferzend-i ekber"i, yani en büyük oğlu olarak tanıtır. Bu ifade bilinen kronolojiye uymaz, çünkü Şehzade Ahmed ondan büyüktür. Kınalızâde onun musikideki ustalığını, babasının meclislerinde anlatılmış uzun bir hikâyeyle aktarır. İran'dan gelen ünlü kemençe üstadı Zeynelâbidîn önce bir süre Şehzade Ahmed'in yanında bulunmuş, Korkut onun şöhretini duyunca ağabeyinden onu istemiştir. Üstat, Rum ehlinin sazın inceliğinden anlamayacağını düşünerek şehzadenin huzurunda özensiz bir fasıl çalmış, Korkut kendi icadı olan "rûh-efzâ" adlı sazı alıp öyle bir fasıl çalmıştır ki üstat utancından iki büklüm olmuştur. Sehî bu sazın adını "Gıdâ-yı Rûh" olarak verir. Zeynelâbidîn'in Ahmed'in yanında bulunduğu yer, Ahmed'in uzun süre sancakbeyi olduğu Amasya olmalıdır. Kınalızâde yer adı vermez, bu da bir çıkarımdır.
Âşık Çelebi, Korkut'un Manisa'daki sarayını "Deli Birader" lakaplı Bursalı Gazâlî'nin maddesinde anlatır. Ona göre ilim ve marifetten o şehzade kadar pay almış, faziletini ehliyle sohbetle tamamlamış bir Rum şehzadesi yoktur. Gazâlî önce şehzadenin gözdesi Piyâle Bey aracılığıyla saraya girmiş, sonra şehzadenin özel meclisine alınmış, Mısır yolculuğunda da yanında bulunmuştur. Bir içki meclisinde şehzade Gazâlî'ye kızıp boynunun vurulmasını emretmiş. Gazâlî kapıcıbaşını, sabah ayılınca şehzadenin pişman olacağına ve onu da öldüreceğine inandırıp saklanmış. Ertesi sabah Korkut, Birader'in öldürüldüğünü duyunca öfkeden kılıca davranmış, sağ olduğunu öğrenince sevinmiştir. Selim Manisa'ya yürüdüğünde Korkut, Piyâle Bey ve Çavuş Hasan ile dağlara düşmüş. Âşık Çelebi'ye göre yakalandığında kardeşine yalvarıp "tek baña Birâder'le Piyâle hem-ṣoḥbet olsun ḳâ'ilem yirüm taḫt-ı câhdan bedel taḫt-ı çâh yâ bir kûşe-i ḫânḳâh olsun" demiştir: bana yalnız Birader ile Piyâle'nin sohbeti kalsın, makam tahtı yerine bir kuyunun dibine ya da bir tekke köşesine razıyım.
Gazâlî, Korkut adına Dâfi'u'l-gumûm ve Râfi'u'l-hümûm adlı mizahi eserini yazmış, şehzadenin ölümünden sonra ilmiye yolunu bırakıp Bursa'da Geyikli Baba zaviyesine şeyh olmuştur. Âşık Çelebi, Gazâlî'nin Korkut'un öldürülmesine tarih düşürdüğünü de kaydeder. Bu manzumenin iki beyti şöyledir: "Ḳanı Ḳorḳud Ḫan ki şevket ile / Miåli bulınmaz idi dünyâda // Ḥâṣılı yandı nâr-ı ḥasretle / Ḫırmen-i 'ömrini virüp bâda". Kudretiyle dünyada benzeri bulunmayan Korkut Han nerede, sonunda hasret ateşiyle yandı, ömrünün harmanını rüzgâra savurdu, der. Türk edebiyatı isimler sözlüğü şehzadenin çevresindeki şairler arasında Gazâlî'nin yanında Fedâyî, Manisalı Serîrî ve Sevdâyî'yi de sayar.
Amasya ile kurulan edebî bağ da bu himaye çevresinin bir parçasıdır. Hüsameddin, Amasyalı âlim ve şair Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi'nin (Hâtemî) kelâmın güç meselelerini inceleyen bir risale yazıp Korkut'a gönderdiğini, risalenin hutbesinde şehzadeyi Arapça bir kasideyle övdüğünü kaydeder. Da'vetü'n-nefsi't-tâliha'ya şiiri alınan Hâtemî'nin de bu Müeyyedzâde olması güçlü bir ihtimaldir. Ancak kaynak şairi ayrıca tanıtmadığından bu bir çıkarım olarak kalır.
Mahlasın anlamı ve ne zaman alındığı konusunda da kaynaklar ayrılır. Latîfî, babasının ilgisinin ağabeyi Ahmed'e yöneldiğini gören Korkut'un "Harîmî" mahlasını aldığını, tacı ve tahtı bırakıp Mısır'a gittiğini, "Tâc u kabâyı terk idüp" diye başlayan şiiri de o sırada hâlinin tercümanı edindiğini yazar. Emecen de Latîfî'ye dayanarak, hac niyetiyle Mısır'a gittiğinde ihrama girdiği için bu mahlası kullandığını yazar. Türk edebiyatı isimler sözlüğü ise mahlasın Harem-i Şerif'i ziyarete niyet etmesinden geldiğini söyler. Öte yandan Nuruosmaniye'deki notlarla şiirler Korkut'a aitse, bunlarla 1479'da icazet aldığı yolundaki görüş mahlasın Mısır yolculuğundan çok önce kullanıldığını gösterir. Bu notların ona aidiyeti kesinleşmediğinden mesele açık kalır.
Şiirinin niteliği için en açık hüküm Filiz Kılıç'ındır. Kılıç, Harîmî'yi orta seviyede ve az şiir yazmış bir şair olarak değerlendirir. Gazellerinin ana teması beşerî ya da ilâhî aşktır. Sevgiliden çekilen acı, yalnızlık ve dost yokluğunun hüznü sık işlenir. Tasavvufî unsurlar çoktur, zaman zaman şairin kendini ve sanatını övdüğü mısralar da görülür. Deyim ve atasözlerini sık kullanır, ahengi daha çok kelime ve harf tekrarlarıyla sağlar. Ali Emîrî'nin Cevâhirü'l-Mülûk'ü, Şemseddin Sâmî'nin Kâmûsü'l-A'lâm'ı ve Rüştü Şardağ'ın Şair Sultanlar'ı da onu şair şehzadeler arasında anar.
Şiirlerinden Örnekler
Aşağıdaki şiirler iki tür kaynaktan gelir. İlk üç örnek tezkirecilerin aktardığı beyitlerdir ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın tenkitli neşirlerindeki çeviriyazıyla verilmiştir. Sonraki dört gazel, Filiz Kılıç'ın 1996 tarihli makalesinden Türk edebiyatı isimler sözlüğüne alınan örneklerdir ve oradaki yazımla aktarılmıştır. Günümüz Türkçesiyle verilen anlamlar bu yazıya aittir. Okunuşu belirsiz yerler ayrıca belirtilmiştir. Dîvânçe'nin 52 gazeli ve iki Türkçe beyti, Filiz Kılıç'ın 1996 neşrine dayanarak her biri ayrı sayfada Harîmî (Şehzade Korkut) bölümünde yer alır; iki beyitlik Arapça şiir de Arap harfli metni, okunuşu ve günümüz Türkçesiyle aynı bölümde ayrı bir sayfada yer alır.
Matla: Tûtiyâ-yı ḫâk-pâyüñden iden ḳaṭ'-ı naẓar
Tûtiyâ-yı ḫâk-pâyüñden iden ḳaṭ'-ı naẓar
İki gözümse gerekmez çıḳsun ey nûr-ı baṣar
Anlamı şöyledir: Ey gözümün nuru, ayağının bastığı topraktan, o göz ilacından bakışını kesecekse iki gözüm bile olsa gerekmez, çıksın. Tûtiyâ, eskiden göze sürülen ve görmeyi güçlendirdiğine inanılan bir sürmedir. Sevgilinin ayak tozunu bu sürmeye benzetmek divan şiirinin bilinen bir mazmunudur. Şair, o tozdan yüz çevirecek gözü istemediğini söyleyerek bağlılığını en uç noktaya taşır. Latîfî bu matlaı şehzadenin "eş'âr-ı dürer-bâr"ından, yani inci saçan şiirlerinden sayar. Kınalızâde de aynı beyti "matla'-ı meşhûr" diye anar. Beyit, Latîfî'nin neşrinde s. 104'te, Kınalızâde'nin neşrinde s. 154'tedir.
Şiir: Tâc u ḳabâyı terk idüp 'üryân olayın bir zamân
Tâc u ḳabâyı terk idüp 'üryân olayın bir zamân
Ġurbetde seyrân eyleyüp mihmân olayın bir zamân
Çeng ü rebâbuñ ṣoḥbeti muṭrib tamâm oldı hemân
Bezm-i belâda ney gibi nâlân olayın bir zamân
Geh düşüben gâhî ṭurup geh gülüben gâh aġlayup
Geh ḳan yudup sarḫoş olup sekrân olayın bir zamân
Günümüz Türkçesiyle: Tacı ve kaftanı bırakıp bir süre çıplak kalayım, gurbette dolaşıp bir süre konuk olayım. Ey çalgıcı, çengin ve rebabın sohbeti artık bitti. Bela meclisinde bir süre ney gibi inleyeyim. Kâh düşüp kâh kalkayım, kâh gülüp kâh ağlayayım, kâh kan yutup sarhoş olayım, bir süre kendimden geçeyim.
Latîfî bu üç beyti, Korkut'un tacı ve tahtı bırakıp Mısır'a gittiği günlerde "ḥasb-i ḥâl", yani hâlinin dili olarak söylendiğini belirterek aktarır (s. 104). Kınalızâde aynı beyitleri "ebyât-ı dervîşâne", yani derviş tavrındaki beyitler diye niteler ve şehzadeye "mensûb" olduğunu söyler. Bu ifade şiirin ona aidiyetini bir rivayet olarak bırakır (s. 154). Kınalızâde'nin metninde üçüncü beyit "Geh düşeyin gâhî turup geh güleyin gâh aglayup / Geh kan yudup serhôş olup sekrân olayın bir zemân" biçimindedir. Sehî ise yalnız ilk beyti verir (s. 23). Şiirde tac ve kaftan, saltanatın görünen işaretleridir. Çeng ve rebaptan neye geçiş, saray eğlencesinden derviş âyinine, sevinçten iniltiye geçişi anlatır. Musikiyle bu kadar ilgilenen bir şehzadenin vedasını çalgılar üzerinden söylemesi anlamlıdır. Latîfî'nin anlattığı bağlam doğruysa şiir, Korkut'un 1509'daki Mısır yolculuğunu taht yarışından çekilme olarak gösterme çabasıyla da örtüşür.
Beyit: Ḥasret-i derd-i ruḫuñla lâle-i Nu'mânı gör
Ḥasret-i derd-i ruḫuñla lâle-i Nu'mânı gör
Baş açuḳ abdâl olup biline yapraḳ baġlanur
Anlamı: Senin yanağının derdine duyduğu hasretle şu gelinciği gör. Başı açık bir abdal olmuş, beline yaprak bağlanıyor. Lâle-i Nu'mân, kırmızı gelinciğin divan şiirindeki adıdır. Şair, açılmış ve tepesi açık duran çiçeği, başı açık dolaşan ve beline kuşak yerine yaprak bağlayan gezgin bir dervişe, bir abdala benzetir. Gelinciğin kırmızılığı sevgilinin yanağını hatırlattığı için çiçek bu hasretle dünyadan el etek çekmiş gibidir. Sehî bu beyti şehzadenin şiirlerinden ilk örnek olarak verir (s. 23). Nüsha farklarında ikinci mısra "Baş açuḳ yalın ayaḳ biline yapraḳ baġlayan" şeklinde de geçer.
Gazel: Perdesüz dimek içün râzını dildâre kopuz
Perdesüz dimek içün râzını dildâre kopuz
Elin ayagın öpüp yüz süre yalvara kopuz
Geydügi köhne nemed sohbet-i uşşâka gider
Yürür elden ele bî-çâre vü âvâre kopuz
Mutrib alup dizi üstine kulagını burar
Dimesün diye meger sırrını agyâre kopuz
Damagın çatladuban la'line karşu ezilür
Dostlar gör nice âşık dirilür yâre kopuz
Delinüp bagrı anun ney gibi inledügi bu
Ey Harîmî bulamaz derdine bir çâre kopuz
Günümüz Türkçesiyle: Kopuz, sırrını sevgiliye perdesiz söyleyebilmek için onun elini ayağını öper, yüz sürer, yalvarır. Sırtındaki eski keçe kılıfla âşıkların sohbetine gider. Çaresiz ve avare kopuz elden ele dolaşır. Çalgıcı onu dizine alıp kulağını burar, belki de kopuz sırrını yabancılara söylemesin diye. Damağı çatlamış hâlde sevgilinin dudağı karşısında ezilir büzülür. Dostlar, görün, kopuz sevgiliye nasıl âşık oluyor. Bağrı delindiği için ney gibi inler. Ey Harîmî, kopuz derdine bir çare bulamaz.
Gazelin redifi "kopuz"dur ve şiir baştan sona bu çalgı üzerine kurulmuştur. Kelime oyunları çalgının parçalarına dayanır. "Perde" hem çalgının perdesi hem örtü, "kulak" hem insan kulağı hem akort burgusu, "damak" ve "bağır" çalgının gövdesidir. Kulağı burulan kopuz, sırrını ele vermesin diye kulağı çekilen bir çocuk gibi düşünülmüştür. Dördüncü beyitteki "dirilür" kelimesi "derilir, toplanır" ya da "denir" diye de okunabilir. Bu yüzden ikinci mısra iki türlü anlaşılabilir. Kılıç'ın sözünü ettiği tekrara dayalı ahenk burada redifle sağlanır. Kaynaklar şehzadenin her türlü sazı çaldığını söylediğinden, bir çalgıyı âşığa dönüştüren bu gazel onun musiki merakıyla birlikte okunabilir. Bu son nokta bir çıkarımdır. Şiir, Kılıç'ın makalesinde s. 211'dedir.
Gazel: Subh-dem yil gibi yilüp azm-i yâr itsem gerek
Subh-dem yil gibi yilüp azm-i yâr itsem gerek
Yüz süriyü işiginde cân nisâr itsem gerek
Dil saçı sevdâsına tolaşdı çünkim ol mehün
Cân virüp bu kâr u bârı târmâr itsem gerek
Sihr ile câdû gözi cân mülkini idüp harâb
Işkınun bünyâdını ben üstüvâr itsem gerek
Zülfinün câdûsına meyl itdügi şehbâz-ı dil
Ol hümâyı yine ben peşşe şikâr itsem gerek
Ol mehün mihrin alem gibi nişân itmek içün
Sırr-ı ışkını cihâna âşkâr itsem gerek
Bu Harîmî zühd ü takvâya kadem basmak içün
Işk yolında melâmet ihtiyâr itsem gerek
Günümüz Türkçesiyle: Sabah vakti yel gibi koşup sevgiliye yönelmeliyim, eşiğine yüz sürerek canımı saçmalıyım. Gönlüm o ay yüzlünün saçının sevdasına dolaştığına göre, can verip bütün bu işi gücü darmadağın etmeliyim. Büyücü gözü sihirle can ülkesini yıkınca, onun aşkının temelini ben sağlamlaştırmalıyım. Dördüncü beyit açık değildir. Gönül doğanının sevgilinin büyülü zülfüne meylettiğini, şairin ise o hüma kuşunu bir sivrisinek gibi avlaması gerektiğini söyler. Bu, imkânsızı başarma iddiası ya da gönlün kapıldığı şeyin küçüklüğü üzerine bir şaka olarak anlaşılabilir. O ayın sevgisini bir sancak gibi herkese göstermek için aşkının sırrını cihana açmalıyım. Harîmî, zühd ve takvaya adım atabilmek için aşk yolunda kınanmayı seçmelidir.
"İtsem gerek" redifi her beyti bir kararın ya da bir zorunluluğun ifadesine çevirir. Üçüncü beyitte yıkılan can ülkesine karşı aşkın temelini sağlamlaştırma isteği bir tezat kurar. Beşinci beyitte "mihr" hem sevgi hem güneş, "alem" sancak anlamındadır ve ay ile güneş birlikte anılarak tenasüp kurulur. Son beyitteki melâmet, kendini halkın gözünde kınanacak duruma düşürerek riyadan kaçınmayı öğütleyen tasavvufî bir yoldur. Kılıç'ın Harîmî'nin şiirinde gördüğü tasavvufî unsurlara iyi bir örnektir. Şiir, Kılıç'ın makalesinde s. 212'dedir.
Gazel: Ne fitnedür benün zülfün biri zengî biri Hindû
Ne fitnedür benün zülfün biri zengî biri Hindû
Ne sihr olur gözün gamzen biri ayyâr biri câdû
Kimün vardur senün gibi cihânda bir dahı dil-ber
Sanavber-kad münevver-had lebi hokka dişi incü
Boyı ar'ar semenber bir melek-manzar hatı anber
Saçı sünbül beni fülfül mu'attar-zülf ü müşkîn-bû
Sa'âdet ahteri togdı başuma dün gice cânâ
Ne tâli'dür bu tâli' kim tulû' itdükde sen meh-rû
Harîmî cân virem dirken işigün yasdanup cânâ
Nice gavgâ nice sevdâ getürdi başuma bu hû
Günümüz Türkçesiyle: Ne fitnedir bu, benin ve zülfün, biri Zenci biri Hintli. Ne sihirdir bu, gözün ve bakışın, biri hilekâr biri büyücü. Cihanda senin gibi bir sevgilisi olan başka kim var: çam boylu, parlak yanaklı, dudağı küçük bir kutu, dişi inci. Boyu ardıç, göğsü yasemin, melek yüzlü, ayva tüyleri amber, saçı sümbül, beni karabiber, zülfü güzel kokulu ve misk kokuludur. Dün gece başımda mutluluk yıldızı doğdu, ey sevgili. Ne talihtir bu talih ki doğduğunda o ay yüzlü sen çıktın. Harîmî eşiğine baş koyup can vereyim derken, bu "hû" başına nice kavga, nice sevda getirdi.
Gazel, divan şiirinin güzellik kataloğunu ardı ardına sıralar. Siyah ben ve zülüf Zenci ve Hintliye, boy çama ve ardıca, diş inciye, ağız küçüklüğü yüzünden bir kutuya benzetilir. İlk beyitteki "biri ... biri" dizisi, Kılıç'ın sözünü ettiği tekrara dayalı ahengin açık bir örneğidir. Dördüncü beyitte "tâli'" kelimesi hem talih hem doğan yıldız anlamında kullanılır ve "tulû'" (doğuş) ile birlikte bir cinas oyunu kurar. Son beyitteki "hû" kelimesi dervişlerin zikirde söylediği "Hû" nidası olarak da, "huy" anlamında da okunabilir. Hangisinin kastedildiği kesin değildir. Şiir, Kılıç'ın makalesinde s. 214'tedir.
Gazel: Işka düşdün ey gönül ney gibi nâlân ol yüri
Işka düşdün ey gönül ney gibi nâlân ol yüri
Zülf-i dil-ber gibi var hâli perîşân ol yüri
Pâdişehlık budur ey dil tâ ölince dil-berün
İtleriyle her gice kûyında mihmân ol yüri
Lutf kıl ey müdde'î tek dâmen-i dildârı ko
Büsbütün dünyâ sana var Mısra sultân ol yüri
Bahr-ı ışka fülk-i ten gark olısardur âkıbet
Âlemi tûfân idüp ey eşk bârân ol yüri
Gerçi kim olmış durur mürşîde izhâr-ı kemâl
Ey Harîmî sen bugün şi'rünle Selmân ol yüri
Günümüz Türkçesiyle: Ey gönül, aşka düştün, git ney gibi inle. Git, sevgilinin zülfü gibi hâli perişan ol. Ey gönül, padişahlık budur: ölünceye kadar her gece sevgilinin sokağında köpekleriyle birlikte konuk ol. Ey rakip, lütfet, yalnız sevgilinin eteğini bırak. Bütün dünya senin olsun, git Mısır'a sultan ol. Ten gemisi sonunda aşk denizinde batacaktır. Ey gözyaşı, dünyayı tufana çevir, git yağmur ol. Beşinci beyitteki "mürşîde" kelimesi "mürşide" ya da bir ad olarak okunabilir. Kabaca "her ne kadar olgunluğu göstermek mürşide düşse de" diye anlaşılabilir. Ey Harîmî, sen bugün şiirinle git Selmân ol.
"Ol yüri" (git ... ol) redifi gazeli bir emirler dizisine çevirir. İkinci beyit, bir şehzadenin kalemiyle yazıldığı düşünülünce dikkat çeker. Sevgilinin sokağında köpeklerle gece geçirmek, divan şiirinde âşığın kendini en aşağıya indirmesinin bilinen bir mazmunudur. Şair bunu "padişahlık" diye adlandırır. Üçüncü beyit rakibe sevgiliyi bırakıp dünyayı alması karşılığında "Mısır'a sultan olmasını" söyler. Mısır sultanlığı divan şiirinde Hz. Yûsuf kıssası yüzünden sıkça anılır. Korkut'un 1509-1510'daki Kahire yolculuğu da akla gelir. Ancak gazelin ne zaman yazıldığı bilinmediğinden bu bağ kurulamaz. Son beyitteki Selmân, büyük ihtimalle İranlı şair Selmân-ı Sâvecî'dir. Bu bir çıkarımdır. Kılıç'ın, Harîmî'nin zaman zaman kendini ve sanatını övdüğü yönündeki tespitine bu beyit iyi bir örnek oluşturur. Şiir, Kılıç'ın makalesinde s. 218'dedir.
Kronoloji
874 (1469-70): Amasya'da doğdu (Hüsameddin, Türk edebiyatı isimler sözlüğü). TDV 872 (1467) tarihini de anar ve kesin kayıt bulunmadığını belirtir.
1479: Sünnet edilmek üzere kardeşleriyle birlikte Amasya'dan İstanbul'a gönderildi.
1481: Fatih'in ölümünden sonra babası gelinceye kadar saltanat kaymakamı olarak tahta oturtuldu.
Zilkade 888 (Aralık 1483): Manisa sancağına çıkarıldı. Hüsameddin ise Saruhan'a gönderilişini 896 sonrasına koyar.
896 (1490-91): Amasyalı Koca Emîr İbrâhim Efendi, muallimi olarak Manisa'ya gitti.
1502 başları: Manisa'dan Antalya'ya nakledildi.
1508: Da'vetü'n-nefsi't-tâliha'yı yazıp babasına sundu.
11 Mayıs 1509: Mısır'a hareket etti.
11 Temmuz 1510: Kahire'den Antalya'ya dönmek üzere ayrıldı.
Mart 1511: İzin almadan Antalya'dan Manisa'ya gitti.
6 Nisan 1512: İstanbul'da babasıyla görüştü.
13 Mart 1513 dolayı: Boğdurularak öldürüldü. 17 Mart'ta Bursa'da Orhan Gazi Türbesi'ne gömüldü.
1334 (1915-16): Ali Emîrî Efendi, Harîmî'nin divançesini derledi.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Harîmî (Şehzade Korkut), Dîvânçe, Millet Kütüphanesi, Ali Emîrî, Manzum Eserler nr. 104.
- Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ, hzl. Rıdvan Canım, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 103-104, Sultân Korkud maddesi. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/60327,latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzamapdf.pdf
- Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, hzl. Filiz Kılıç, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 691-693 ve 702, Gazâlî (Deli Birader) maddesi. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/59036,asik-celebi-mesairus-suarapdf.pdf
- Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 152-154, Sultân Korkud maddesi. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/55834,kinalizade-hasan-celebipdf.pdf
- Emine Atmaca (hzl.), Harîmî (Şehzade Korkud) Divanı, Konya: Palet Yayınları, 2020.
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, s. 478 (e-kitap s. 479), Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî maddesi. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page479.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, s. 482 (e-kitap s. 483), Sultân Ahmed maddesi. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page483.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 6, s. 35 (e-kitap s. 36), İbrâhim Efendi (Koca Emîr) maddesi. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page36.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 8, s. 570 (e-kitap s. 571), Harîmî Korkud Çelebi maddesi. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page571.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 9, s. 103 (e-kitap s. 104), Hâtemî Abdurrahman Efendi (Müeyyedzâde) maddesi. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page104.html
Akademik çalışmalar
- Muhittin Serin, "Hamdullah Efendi, Şeyh", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997, s. 449-452. https://islamansiklopedisi.org.tr/hamdullah-efendi-seyh
- İsmail E. Erünsal, "Kasım Paşa, Cezerî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 545-546. https://islamansiklopedisi.org.tr/kasim-pasa-cezeri
- Feridun Emecen, "Korkut, Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 26, Ankara 2002, s. 205-207. https://islamansiklopedisi.org.tr/korkut-sehzade
- Filiz Kılıç, "Osmanlı Hanedanında Bir Şair: Şehzade Korkut", Ahmet Yesevi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2, 1996, s. 203-219 (şiirler Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki aktarımdan alınmıştır).
Resmî kaynaklar
- Sehî Beg, Heşt-Bihişt, hzl. Halûk İpekten, Günay Kut, Mustafa İsen, Hüseyin Ayan, Turgut Karabey, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 22-23, Sultân Korkud maddesi. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-191370/sehi-beg-hest-bihist.html
Kitaplar
- Filiz Kılıç, "Harîmî, Şehzâde Korkud", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2014 (güncelleme 2020). https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/harimi-sehzade-korkud
Çevrimiçi kaynaklar






