Tâcî Bey, XV. yüzyılın ikinci yarısında Amasya'da Şehzade Bayezid'in, yani sonraki II. Bayezid'in, sancakbeyliği yıllarında yetişen ve onun hizmetinde yükselen bir kalem adamı, münşî, hattat ve şairdir. Asıl adı Tâceddin İbrahim olarak kaydedilir. Tezkirelerde "Tâc Beg" diye bilindiği, şiirlerinde ise Tâcî mahlasını kullandığı yazılıdır. Edebiyat tarihindeki yerini büyük ölçüde iki oğlu belirlemiştir: nişancılığa ve kazaskerliğe kadar yükselen şair ve münşî Tâcîzâde Câfer Çelebi ile Arapçasıyla tanınan âlim Tâcîzâde Sa'dî Çelebi. Kınalızâde Hasan Çelebi'nin onu anarken söylediği gibi, bu iki "ser-bülend nihâl" onun varlık bahçesinden yetişmiştir. Fakat Tâcî Bey yalnızca bir babadan ibaret kalmamış, Bayezid'in Amasya'daki kalem ve meclis çevresinin bilinen isimlerinden biri olarak tezkirelere kendi adıyla girmiştir.

Amasya ile bağı açıktır. Latîfî onu "Sultân Bâyezîd Hân livâ-i Amasyada çelebi sultân iken defterdârı" diye tanıtır; Sehî Bey, Kınalızâde ve Beyânî de aynı görevi anar. Hüseyin Hüsameddin ise onu Amasya'da doğup büyümüş, Şeyh Hamdullah ile birlikte hat meşk etmiş bir Amasyalı olarak gösterir ve Bayezid ile Şehzade Ahmed'in valilikleri döneminde yetişen "Tâcî, Âfitâbî, Figânî, Kutbî, Münîrî, Ca'ferî ve Sa'dî" çelebilerin ilki olarak sayar. Hayatının ayrıntıları sitedeki biyografi yazısında anlatıldığından burada kısa tutulmuş, ağırlık eserlerine ve kaynaklarda kayıtlı şiirlerine verilmiştir. Bu şiirlerin sayısı azdır ve bir kısmının nakli yalnızca bir kaynağa dayanır; aşağıdaki örneklerde bu ayrım ayrıca belirtilmiştir.

Hayatı ve Amasya Yılları

Tâcî Bey'in hayatı hakkında kaynaklar iki ayrı anlatı sunar ve bu iki anlatı yer yer birbiriyle bağdaşmaz. Birinci anlatı tezkirelere, arşiv belgelerine ve oğlu Sa'dî Çelebi'nin Münşeât'ına dayanır; İsmail E. Erünsal'ın Câfer Çelebi üzerine yaptığı araştırma ile TDV İslâm Ansiklopedisi bu anlatıyı esas alır. İkinci anlatı Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ndedir ve Tâcî Bey'i, Şehzade Ahmed'in vezirliğine kadar yükselip Kefe beylerbeyi iken 906'da (1500) ölen Tâceddin İbrahim Paşa ile aynı kişi sayar.

Birinci anlatıya göre Tâcî Bey 836 (1432-1433) yılında doğmuştur. Bu tarih, Kâtib Çelebi'nin Süllemü'l-vüsûl'de onun 890 Muharreminde elli dört yaşında öldüğünü bildirmesinden çıkarılır. Âşık Çelebi ailesini "Rûm'da şeref ü câh ile ma'rûf" bir hanedan olarak anar, Latîfî de oğlu Câfer Çelebi'yi "ulüvv-i neseb", yani soyunun yüceliğiyle över. Erünsal'ın bulduğu arşiv kayıtları Tâcî Bey'in askerî sınıftan geldiğini düşündürür: Fatih dönemine ait Tokat tahrir defterinde Amasya'nın ser-askerleri arasında adı geçer. Yine Fatih'in 883 (1478) tarihli bir fermanında, Tâcî Bey'in karısının Şehzade Bayezid'in annesinden bir köy satın aldığı kaydedilir ve Tâcî Bey bu belgede "oğlum kapusında hizmet iden" diye tanımlanır. Erünsal, bir muhasebe defterine dayanarak eşlerinden birinin adının Râbia Hatun olduğunu da bildirir.

Bayezid'in yanındaki görevi tezkirelerde farklı adlarla anılır. Latîfî, Sehî Bey, Kınalızâde ve Beyânî defterdar der. Âşık Çelebi ise onu şehzadenin "lâlâsı" olarak gösterir. Gelibolulu Âlî Künhü'l-ahbâr'da bu ifadeye itiraz eder: ona göre Tâcî Bey önce şehremini, sonra defterdar ve divan münşîsi olmuştur; Âşık Çelebi'nin "lâlâsı oldı" demesi, lalalara paşa denildiğini söyleyenlere karşı "lâ lâ" diye itiraz etmeye benzer. Kâtib Çelebi onu "müdebbirü'l-umûr" olarak anar. Erünsal'ın aktardığı bir rivayet de Tâcî Bey ile şehzade arasındaki yakınlığı gösterir: Câfer Çelebi'nin anlattığına göre Bayezid, babasına Amasya'da üç bin akçelik bir kese vermiş ve bunu bir niyetinin gerçekleşmesi için dua etsinler diye Çelebi Halife'nin dervişlerine dağıtmasını istemişti.

Ölüm tarihi bu anlatıda kesindir. Sa'dî Çelebi'nin Münşeât'ının sonunda babasının ölümüne düşürülmüş dört ayrı tarih mısraı vardır ve dördü de 890 (1485) yılını verir. Kâtib Çelebi aynı yılın Muharrem ayını kaydeder. Mustakimzâde'nin Tuhfe-i hattâtîn'i de, Hüsameddin'in naklettiği biçimiyle, aynı tarihi ebced hesabıyla verir. Erünsal, Münşeât'ı yayımlayanların 906 tarihli bir mektubu yine de Tâcî Bey'e verdiğini, oysa bu mektubun Câfer Çelebi'ye ait olduğunu belirtir.

Hüsameddin'in anlatısı çok daha ayrıntılıdır, ama kaynağını çoğu yerde göstermez. Ona göre Tâcî Bey, Köprülü (Vezirköprü) Şirvânî ailesinden Safiyyüddin Mustafa Çelebi'nin oğludur; dedesi Hacı Bey diye bilinen Gazi Mehmed Bey'dir. Amasya'da hattat Hayreddin Hızır el-Mar'aşî'den hat öğrenmiş, Şeyh Hamdullah'a "şerik", yani meşk arkadaşı olmuş, Amasya beylerinden Murad Beyzâde Câfer Bey'in kızıyla evlenmiştir. Hüsameddin onu 866'da (1461-1462) amcası Hacı Beyzâde Halil Bey'in maiyetinde şehzadeye intisap etmiş, 875'te (1470-1471) "Amasya şuarasından" biri olarak Bayezid'e nişancı olmuş gösterir. 882'de Fatih'in gönderdiği teftiş heyeti Amasya'ya geldiğinde Bayezid, Mahmud Paşa, Fenârîzâde Ahmed Bey, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi ve Tâcî Bey'in Lâdik'te sohbet meclisinde olduklarını yazar. Ertesi yıl gelen fermanda Mahmud Paşa, Tâcî Bey ve Müeyyedzâde'nin idamı emredilmiş, Tâcî Bey haberi önceden alıp Bağdat'a, Müeyyedzâde İran'a kaçmış, Mahmud Paşa ise idam edilmiştir.

Hüsameddin'e göre Tâcî Bey 887'de Bağdat'tan dönüp Şehzade Ahmed'in nişancısı, sonra defterdarı olmuş, 898'de vezir ve "Tâceddin Paşa" unvanını almış, 900 Şabanında Köprü'de yaptırdığı cami, imaret ve hamam için mallarını vakfetmiştir. 904'te lala Mehmed Paşa'nın ölümü üzerine şehzadenin vekîl-i saltanatı olmuş, nişancı Ahmed-i Câmî ile geçinemeyip 905'te Kefe beylerbeyiliğine gönderilmiş ve 906 Muharreminde orada ölmüştür. Hüsameddin önce Tâcî Bey ile Tâceddin Paşa'yı ayrı kişiler saydığını, sonra "kuyûd-ı resmiyye"den ikisinin bir olduğunu anladığını söyler. Aynı kayıtlara dayanarak Tâcî Bey'in Bayezid'e Amasya'da defterdar olmadığını, onun kâtib-i divanı ve nişancısı olduğunu, defterdarlığı Şehzade Ahmed yanında yaptığını ileri sürer.

Erünsal bu anlatıya ihtiyatla yaklaşır. Hüsameddin'in kaçış hikâyesine kaynak gösterdiği Feridun Bey Münşeât'ındaki belgenin Tâcî Bey'i suçlananlar arasında anmadığını, üstelik farklı bir tarih taşıdığını belirtir ve Hüsameddin'in verdiği öteki bilgileri "çok şüpheli" bulur. Dört tarih mısraı ile Kâtib Çelebi'nin bildirdiği 890'ı gösterdiğine göre Köprü vakfiyesinin sahibi, Şehzade Ahmed'in veziri ve Kefe beylerbeyi Tâceddin İbrahim Paşa'nın ayrı bir kişi olması kuvvetle muhtemeldir. Hüsameddin'in bu konudaki kanaati, elinde bulunduğunu söylediği ama yayımlamadığı belgeler görülmeden doğrulanamaz. Aşağıda doğum ve ölüm için 836 ve 890 tarihleri esas alınmış, Hüsameddin'in verdiği tarihler ayrıca belirtilmiştir.

Eserleri

Tâcî Bey'in kendi adıyla müstakil bir eseri bugün elde değildir. Kaynakların ona verdiği ürünler mektupları, şiirleri ve hattıdır.

  • Münşeât: Latîfî, Tâcî Bey'in "münşe'âtı vâfir, müdevven kitâbdur" der; yani mektuplarının bol olduğunu ve bir kitap halinde toplandığını bildirir. Bu derlemenin bir nüshası tespit edilmemiştir. Konya Mevlânâ Müzesi'ndeki bir münşeat mecmuası "Hâzâ inşâ be-hatt-ı Tâcî merhûm" başlığını taşır; Abdülbaki Gölpınarlı onu Câfer Çelebi'ye mal etmiş, Erünsal ise bazı mektupların Kanunî dönemine ait olduğunu göstererek bu atfı reddetmiştir. Erünsal'a göre örnek niteliğindeki bazı mektuplar Tâcî Bey'in kalemi olabilir, ama ötekiler onun ölümünden sonraki olaylarla ilgilidir. Bu yüzden mecmuanın Tâcî Bey ile bağı belirsizdir.
  • Şiirleri: Bir divanı bilinmez. Latîfî "eş'ârı nâdir ü kem-yâbdur" diyerek şiirlerinin az bulunduğunu söyler. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre tezkirelerde nakledilen birkaç beyit ile Ömer b. Mezîd'in Mecmûatü'n-nezâir'inde (Canpolat neşri, s. 96) bir gazeli dışında manzum eseri günümüze ulaşmamıştır. Hüsameddin ise "Mecmaü'n-nezâir'de görülen" yedi beyit ve matla nakleder.
  • Hattı: Mustakimzâde'nin Tuhfe-i hattâtîn'i onu hattatlar arasında sayar ve Şeyh Hamdullah ile birlikte meşk ettiğini yazar. Ekrem Hakkı Ayverdi'ye göre hattından günümüze bir örnek kalmamıştır.

Nazîre mecmuasıyla ilgili bir güçlüğe de değinmek gerekir. Ömer b. Mezîd'in Mecmûatü'n-nezâir'i, derleyicinin kendi tarih beytine göre 840 (1437) yılında tamamlanmıştır. Bu tarihte Tâcî Bey, Kâtib Çelebi'nin verdiği yaşa göre dört beş yaşında bir çocuktu. Eserin 868 (1463) tarihli Erzurum nüshasına sonradan eklemeler yapıldığı bilinir; Canpolat neşrindeki Tâcî gazelinin ya böyle bir eklemeden geldiği ya da aynı mahlası kullanan başka bir şaire ait olduğu düşünülebilir. Hüsameddin'in andığı "Mecmaü'n-nezâir" ise adından anlaşıldığı kadarıyla Edirneli Nazmî'nin 940'a (1533-1534) kadar yazılmış nazireleri toplayan büyük mecmuası olmalıdır; bu durumda onun naklettiği beyitler Tâcî Bey'den yarım asır sonra derlenmiş bir antolojiye dayanır. Gazelin metni çevrimiçi erişilebilen kaynaklarda bulunamadığı için burada verilememiştir.

Edebî Kişiliği

Tezkireciler Tâcî Bey'i önce bir münşî, sonra bir şair olarak görür. Latîfî'nin hükmü bu bakımdan dikkate değerdir: "Nesr-i müsecca'dan nesr-i 'âdîyi eyü dirdi", yani secili, süslü nesirden çok sade, olağan nesirde başarılıydı. Bu söz, oğlu Câfer Çelebi'nin XV. yüzyılın sonunda süslü nesrin öncülerinden sayıldığı düşünülürse ilginç bir karşıtlık kurar. Baba, divan yazışmalarının sade ve işlek diliyle tanınırken oğul, aynı kalemde, Arapça ve Farsça terkiplerle yüklü yeni bir inşâ üslubuna yönelmiştir. Latîfî ayrıca Tâcî Bey'i "tâc-dârân-ı memâlik-i ma'ârifün dürretü't-tâc-ı pür-güheri", yani bilgi ülkelerinin taç sahipleri arasında tacın inci tanesi diye över; mahlasla oynayan bu övgü tezkirelerin sık kullandığı bir yoldur.

Kınalızâde aynı oyunu sürdürür: Tâcî Bey "ehl-i kemâlün ser-tâcı vü serdârı"dır, yani olgunluk ehlinin baş tacı ve önderidir. Ama bunun delili olarak şiirini göstermez; Bayezid'in defterdarı olmasını ve Câfer ile Sa'dî gibi iki oğul yetiştirmesini gösterir. Beyânî bu maddeyi bir cümleye indirir. Âlî ise görevlerini tartışmakla yetinir. Tezkirelerin bu tutumu, Tâcî Bey'in şiirinin kendi zamanında da az bilindiğini, adının daha çok devlet hizmeti ve oğulları üzerinden yaşadığını gösterir.

Elde kalan beyitler yine de belli bir zevki yansıtır. Hepsi gazel söyleyişine aittir ve klasik âşık-sevgili ilişkisinin bilinen unsurlarını, zülf, gözyaşı, ayva tüyü, gül bahçesi, sabâ rüzgârı, ayna ve Tûbâ ağacı gibi imgeleri işler. Tâcî Bey'in matlalarında bir mısraı kuran düşüncenin ikinci mısrada beklenmedik bir yönden tamamlanmasına özen gösterdiği görülür. "Göz yaşlu" matlaındaki karanlık gece, yağmur ve dağınık zülf arasındaki ilgi, "zebân" kelimesinin hem dil hem alev dili anlamında kullanıldığı beyit ve "nazar" ile "ne zar(ar)" arasındaki ses oyunu bu özenin örnekleridir. Latîfî'nin naklettiği "tedbîr ile takdîr" beyti ise atasözü değerinde bir hikmeti iki mısraa sığdıran öğretici bir söyleyiştir.

Tâcî Bey'in edebî çevresi Bayezid'in Amasya meclisidir. Hüsameddin bu çevrede Mahmud Paşa, Fenârîzâde Ahmed Bey, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi, şair Âfitâbî Abdurrahman Çelebi ve Kerîmî Mehmed Çelebi'yi sayar. Âşık Çelebi'nin anlattığına göre Müeyyedzâde ile Tâcîzâde Câfer Çelebi de Amasya'da, Bayezid'in şehzadeliği yıllarında birlikte büyümüştür. Hüsameddin, Tâcî Bey'in Şeyh Hamdullah ile birlikte meşk ettiğini kaydederek onu Amasya hat çevresine de bağlar.

Şiirlerinden Örnekler

Matla: "Göz yaşlu gönül zülf-i perîşânlar içinde"

Göz yaşlu gönül zülf-i perîşânlar içinde
Kaldum karanu gicede bârânlar içinde

Günümüz Türkçesiyle: "Gözü yaşlı gönül, dağınık zülüflerin içinde kaldı; ben de karanlık bir gecede yağmurların ortasında kaldım." Tâcî Bey'den en çok aktarılan beyit budur ve neredeyse her tezkire onu şairin tek örneği olarak verir. Beyit, sevgilinin dağınık siyah saçlarını karanlık geceye, âşığın gözyaşlarını da o gecede yağan yağmura benzeten bir teşbih üzerine kurulur. Gönül zülfün içinde kaybolmuştur; âşık ise hem karanlığın hem yağmurun ortasında yolunu bulamayan bir yolcu gibidir. Kafiye ve redifin ("-ânlar içinde") bu kadar ağır taşınması, matlaın bir gazelin açılışı olduğunu gösterir. Latîfî'nin Canım neşrinde ikinci mısranın sonu "bârânlar" yerine "su'bânlar", yani yılanlar diye okunur; bu okuyuşta karanlık gecede yılanlar arasında kalma hayali, zülfü yılana benzeten gelenekle birleşir. Kınalızâde, Beyânî, Âlî ve Hüsameddin "bârânlar" okur. (Latîfî, haz. Canım, s. 158; Kınalızâde, haz. Sungurhan, s. 251; Beyânî, haz. Sungurhan, s. 44; Âlî, Künhü'l-ahbâr'ın tezkire kısmı, haz. İsen, s. 71; Hüsameddin, Amasya Tarihi, VIII, 19.)

Beyit: "Haddüñi koyup varalıdan gülşene ey dost"

Haddüñi koyup varalıdan gülşene ey dost
Gül lâle beni yakdı gülistânlar içinde

Günümüz Türkçesiyle: "Ey dost, senin yanağını bırakıp gül bahçesine gideli beri gül ve lale beni gül bahçelerinin ortasında yaktı." Bu beyit yalnız Latîfî'de, yukarıdaki matlaın hemen ardından yer alır ve aynı kafiye ile redifi taşıdığından aynı gazelin bir beyti olmalıdır. Gül bahçesi normalde ferahlık ve neşe yeridir; burada ise sevgilinin gül yanağından ayrı düşen âşık için gülün kırmızısı ve lalenin ateş rengi birer yakıcı hatıraya dönüşür. Gül ile yanağın, lale ile ateşin bilinen ilgisi, beyitte ayrılığın acısını anlatmak için kullanılmıştır. (Latîfî, haz. Canım, s. 159.)

Matla: "Başa varmaz kimsenüñ işi dilâ tedbîr ile"

Başa varmaz kimsenüñ işi dilâ tedbîr ile
Ol muvâfık ola evvelde meger takdîr ile

Günümüz Türkçesiyle: "Ey gönül, kimsenin işi yalnızca tedbirle sonuca ulaşmaz; meğer o tedbir önceden takdire uygun düşmüş ola." Latîfî bu matlaı, "Kul tedbir alır, Allah takdir eder" anlamındaki Arapça sözü açıklayarak verir: her bilgenin ve güçsüzün tedbiri, işin faydalı olması için kaza ve kadere uygun düşmelidir. Beyitte "tedbîr" ve "takdîr" kelimeleri ses bakımından da birbirine yaklaştırılmıştır. Latîfî'nin "bu matla' aña isnâd olunur" demesi, beytin Tâcî Bey'e nispet edildiğini, ama tezkirecinin bundan tam emin olmadığını düşündürür. Bir defterdar ve divan adamının ağzından söylenmiş bu hikmetli söz, kaleminden çıkan işlerin sonucunu çoğu zaman başkalarının belirlediği bir hayatı da hatırlatır. (Latîfî, haz. Canım, s. 159.)

Kaside matlaı: "Tâna tutdu hatt leb-i la'l-i dür-efşânı dürüst"

Tâna tutdu hatt leb-i la'l-i dür-efşânı dürüst
Kıldı yagma leşker-i gam milket-i cânı dürüst

Günümüz Türkçesiyle anlamı yaklaşık olarak şöyledir: "Ayva tüyü inci saçan lal dudağı baştan başa kuşattı; gam ordusu da can ülkesini baştan başa yağmaladı." Hüsameddin bu beyti Tâcî Bey'in "bir kasîdesinin matla'ı" olarak verir; Tâcî Bey'in kaside de yazdığını gösteren tek kayıt budur. "Hatt" hem sevgilinin dudak çevresinde beliren ayva tüyü hem de yazı anlamına gelir; bir hattat şairin ağzında bu kelimenin iki yönlü kullanımı ayrıca anlamlıdır. Ayva tüyünün dudağı kuşatması bir ordunun bir ülkeyi kuşatmasına, gamın âşığın canını yağmalaması da bir istilaya benzetilmiştir. "Dürüst" redifi burada "bütünüyle, tamamen" anlamında kullanılır. İlk kelimenin dijital metindeki okunuşu kesin değildir. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, VIII, 19.)

Matla: "N'ola ruh-ı zîbâna kalursam nazar ey dost"

N'ola ruh-ı zîbâna kalursam nazar ey dost
Âyînedürür ana nazardan ne zar ey dost

Günümüz Türkçesiyle: "Ey dost, güzel yanağına bakıp kalırsam ne olur; o bir aynadır, aynaya bakmaktan ne zarar gelir." Beyit, sevgilinin parlak yanağını aynaya benzeten bilinen teşbihe dayanır ve âşığın bakışını bu benzetmeyle mazur gösterir. Asıl incelik redifte saklıdır: ilk mısradaki "nazar" (bakış) ile ikinci mısradaki "ne zar" (ne zarar) ses bakımından neredeyse aynıdır. "Nazar" kelimesinin göz değmesi anlamı da düşünülürse âşık, bakışının sevgiliye nazar değdireceği endişesini de aynı oyunla savuşturur. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, VIII, 19.)

Matla: "Hûblukda mâh iderken şems-i tâbân ile bahs"

Hûblukda mâh iderken şems-i tâbân ile bahs
Cânı yokdur kim ide ol hüsn-i cânân ile bahs

Günümüz Türkçesiyle: "Ay, güzellikte parlayan güneşle yarışa girerken, o sevgilinin güzelliğiyle yarışmaya cesaret edecek canı yoktur." Ay ile güneşin güzellik yarışı divan şiirinde sık kullanılan bir hayaldir; Tâcî Bey bu yarışı sevgiliye karşı bir acziyete çevirir. Ay güneşle boy ölçüşmeye kalkacak kadar cüretkârdır, ama sevgilinin karşısında "canı yoktur". "Cân" ile "cânân" kelimelerinin aynı mısrada buluşması, beyte ses bakımından da bir derinlik katar: sevgiliye can dayanmaz. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, VIII, 19.)

Matla: "Sûz-i dilimle söyledigim âşıkânedür"

Sûz-i dilimle söyledigim âşıkânedür
Benzer zebânım âteş-i aşka zebânedür

Günümüz Türkçesiyle: "Gönlümün yanışıyla söylediğim her söz âşıkçadır; dilim sanki aşk ateşinin alevine benzer." Beyitteki oyun "zebân" ile "zebâne" arasındadır: ilki dil, ikincisi alev, ateşin dili demektir. Şairin söz söyleyen dili, gönlündeki aşk ateşinin bir alevi gibi düşünülmüştür. Böylece şiir, içten yanan bir gönülden dışarı vuran ateşin kendisi olur. Bu matla, şairin kendi şiiri üzerine söylenmiş kısa bir poetika olarak da okunabilir. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, VIII, 19.)

Matla: "Ehl-i diller yüzüne cennet-i a'lâ didiler"

Ehl-i diller yüzüne cennet-i a'lâ didiler
Sâye-i kaddine hem sâye-i tûbâ didiler

Günümüz Türkçesiyle: "Gönül ehli senin yüzüne en yüce cennet dedi; boyunun gölgesine de Tûbâ ağacının gölgesi dediler." Cennetin en yüksek katı ile orada bulunduğuna inanılan Tûbâ ağacı aynı beyitte buluşturulmuş, sevgilinin yüzü cennete, uzun boyu ise o cennetin ağacına benzetilmiştir. Gölge kelimesinin tekrarı, sevgilinin yanında bulunmanın âşık için bir sığınak olduğunu da ima eder. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, VIII, 19-20.)

Matla: "Gülşende sabânın yine müşkîn nefesi var"

Gülşende sabânın yine müşkîn nefesi var
Yârin ser-i kûyuna meger dest-resi var

Günümüz Türkçesiyle: "Gül bahçesinde sabâ rüzgârının yine misk kokulu bir nefesi var; meğer onun sevgilinin mahallesine eli ulaşıyormuş." Sabâ rüzgârı divan şiirinde âşıkla sevgili arasında haber taşıyan, sevgilinin kokusunu getiren elçidir. Tâcî Bey, rüzgârın bahçeye getirdiği güzel kokunun sebebini bir hüsn-i talil ile açıklar: sabâ sevgilinin sokağına uğramış olmalıdır. Âşığın ulaşamadığı yere rüzgârın ulaşabilmesi, beytin altında sezilen bir kıskançlık da taşır. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, VIII, 20.)

Son altı örnek yalnızca Hüsameddin'in naklinden bilinmektedir. Hüsameddin'in Tâcî Bey ile Tâceddin Paşa'yı aynı kişi saydığı ve beyitleri bir nazire mecmuasında "Tâcî" mahlası altında bulduğu hatırlanırsa, bunların bir kısmının aynı mahlası taşıyan başka bir şaire ait olma ihtimali tamamen dışlanamaz. Mecmuanın tenkitli neşri ile karşılaştırılmadıkça bu atıf kesinlik kazanmaz.

Kronoloji

836 (1432-1433): Kâtib Çelebi'nin verdiği ölüm yaşına göre doğum yılı.

840 (1437): Ömer b. Mezîd Mecmûatü'n-nezâir'i tamamlar; TDV'ye göre Tâcî mahlaslı bir gazel bu mecmuanın neşrinde yer alır.

856 (1452): Hüsameddin'e göre oğlu Câfer Çelebi Amasya'da doğar; Kâtib Çelebi'nin verdiği yaş 868'i (1463-1464) düşündürür.

866 (1461-1462): Hüsameddin'e göre Şehzade Bayezid'in hizmetine girer.

875 (1470-1471): Hüsameddin'e göre Bayezid'in nişancısı olur.

883 (1478): Fatih'in bir fermanında karısının Bayezid'in annesinden köy satın aldığı kaydedilir; Hüsameddin'e göre aynı yıl idam emrinden kaçarak Bağdat'a gider.

Muharrem 890 (Ocak-Şubat 1485): Sa'dî Çelebi'nin dört tarih mısraına ve Kâtib Çelebi'ye göre ölür.

900 (1495): Hüsameddin'in Tâcî Bey ile bir saydığı Tâceddin Paşa, Köprü'deki cami ve imareti için vakfiyesini düzenletir.

906 (1500): Hüsameddin'e göre Kefe beylerbeyi iken ölür.

1956: Ölümüne düşürülmüş tarihleri içeren Tâcizâde Sa'dî Çelebi Münşeâtı Necati Lugal ve Adnan Erzi tarafından yayımlanır.

1977: İsmail E. Erünsal, Câfer Çelebi üzerine Edinburgh'daki doktora tezinde Tâcî Bey'e dair arşiv kayıtlarını ortaya koyar.

1982: Mecmûatü'n-nezâir Mustafa Canpolat tarafından yayımlanır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve tabsıratü'n-nuzamâ, haz. Rıdvan Canım, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2018, s. 158-159.
  • Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, haz. Filiz Kılıç, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2018, s. 195.
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 251.
  • Beyânî, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 44.
  • Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-ahbâr'ın Tezkire Kısmı, haz. Mustafa İsen, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 71.
  • Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, 1-4. ciltler, s. 218, 324, 376-377; III, s. 226-243; VIII, s. 11-20, 89-93.

Akademik çalışmalar

  • İsmail E. Erünsal, The Life and Works of Tâcî-zâde Ca'fer Çelebi, with a Critical Edition of His Dîvân, doktora tezi, Edinburgh Üniversitesi, 1977 (İstanbul 1983), s. 9-13, 70.

Resmî kaynaklar

  • Sehî Beg, Heşt Bihişt, haz. Halûk İpekten ve diğerleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 38.

Kitaplar

  • İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Câfer Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010. islamansiklopedisi.org.tr
  • Mustafa Canpolat, "Mecmûatü'n-nezâir", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, Ankara 2003, s. 275-277. islamansiklopedisi.org.tr
  • "Mecmau'n-nezâir", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, Ankara 2003, s. 262-263. islamansiklopedisi.org.tr
  • Necati Lugal - Adnan Erzi (neşr.), Tâcizâde Sa'dî Çelebi Münşeâtı, İstanbul 1956, s. 68-69 (Erünsal üzerinden).
  • Ömer b. Mezîd, Mecmûatü'n-nezâir, haz. Mustafa Canpolat, Ankara 1982, s. 96 (TDV üzerinden; görülemedi).

Çevrimiçi kaynaklar