Amasya'nın tarihî merkezinde, Yeşilırmak vadisinin dar koridoruna sıkışmış mahallelerden biri olan Dere, nüfusu ve yüz ölçümüyle büyük sayılmaz. Buna karşılık adı, Anadolu Selçuklu mimarisinin erken örneklerinden birini barındırdığı için şehir tarihi anlatılırken sık sık geçer: gövdesi sarmal biçimde burulmuş minaresiyle tanınan Burmalı Minare Camii bugünkü Dere Mahallesi'nin içindedir. Ne var ki mahalle ile cami arasındaki ilişki göründüğü kadar basit değildir. Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya'nın mahallelerini tek tek sayarken camiyi Dere'ye değil komşu bir mahalleye yazar; Osman Fevzi Olcay ise çocukluğunun Amasya'sını anlatırken Dere Mahalle ile Burmalı Minare'nin bulunduğu semti aynı adın altında toplar. Bu iki anlatının arasında kalan boşlukta mahallenin eski sınırları, küçük vakıfları, selleri ve aileleri durur.

Adın Kökeni ve Eski Sınırları

"Dere" sözcüğü Türkçede akarsu yatağını, iki yamaç arasındaki çukur alanı karşılar. Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ndeki mahalle sayımında Dere, yirmi ikinci sırada, Kuba'nın altında bir mahalle olarak geçer. Doğusunda Çakallar Deresi, batısında Fethiye, güneyinde Kuba, kuzeyinde Kılıççı mahalleri bulunur ve ad, yazara göre derenin kenarında kurulmuş olmasından gelir. Bu tarif adın kökeni konusundaki en eski ve en açık kayıttır; Amasya'nın üç ayrı dereye sahip olduğunu, bunların en tehlikelisinin Çakallar Deresi olduğunu da aynı yazar başka bir yerde söyler. Dere'nin hangisinin kıyısında kurulduğu, yani adın Çakallar Deresi'ne mi yoksa ona akan daha küçük bir çizgiye mi dayandığı, metinden kesin olarak çıkarılamaz.

Mahalle sınırları zamanla değişmiştir. Hüsameddin'in sayımında Burmalı Minare Camii, doğusunda Uzun Mustafa, batısında Acem Ali, güneyinde Çırakçı, kuzeyinde Hoca Süleyman mahalleleri bulunan Pervâne Bey Mahallesi'nin içindedir; mahalleye adını, 1300 dolaylarına kadar orada oturduğu söylenen İzzeddin Mehmed Pervâne vermiştir. Caminin kıble tarafındaki mahalle ise önce Kılıç, sonra Cumûdâr adıyla anılmış, sonradan I. Selim'in emirleri arasında anılan Kılıççı Yusuf Bey'in 1511-12'de dere kenarında bir mescit yaptırmasından sonra Kılıççı adını almıştır. Bugünkü resmî Dere Mahallesi ise caminin adresini, Taşhan Sokak üzerinde, kendi sınırları içinde gösterir. Hüsameddin'in tarif ettiği küçük Dere ile bugünkü Dere'nin farklı alanları kapsadığı anlaşılıyor; bu farkın hangi düzenlemeyle doğduğu ulaşılabilen belgelerde yer almaz, olasılıkla komşu mahallelerin zamanla birleştirilmesinden kaynaklanır.

Konumu ve Coğrafyası

Dere Mahallesi, Amasya il merkezinde, yani Merkez ilçede yer alır. Şehir Yeşilırmak boyunca uzanan dar bir koridora kurulmuştur ve bu genel yapı Dere için de geçerlidir. Hüsameddin, Kuba'yı Köşk Kayası'nın altında yüksek bir mevki olarak anlatır ve Dere'yi onun altına yerleştirir; doğuda Çakallar Deresi, batıda Fethiye sınırı olduğu için mahalle, yamaçtan inen suların ve sel yatağının hemen yanında kalır. Mahallenin adı da, sel tehlikesi de bu konumdan gelir.

Çakallar Deresi ve Seller

Hüsameddin Amasya içindeki üç dereyi Savakça, Çakallar ve Karakaya olarak sayar ve bunların en korkuncunun Çakallar Deresi olduğunu yazar. Dere Selağzı'ndan ırmağa iner ve yazara göre çok sayıda felakete yol açmıştır. En iyi bilinen taşkın, hicrî 1271 yılındaki yağmurun ardından gelen selidir (1854-55). Bu sel, üzerindeki köprüleri ve evleri yıkıp önüne katmış, bir kubbe taşını Selağzı'nın batısındaki Sinan Hamamı'nın kubbesine bırakmış, hayvanları, arabaları, keresteleri ve insanları ırmağa dökmüştür. Hamamın üstünde kalan taşı indirmek için çok sayıda kişi uğraşmıştır. Sinan Hamamı'nı Hızır Paşa'nın azatlılarından eski Sivas beylerbeyi Sinan Paşa 1511-12'de yaptırmıştır. Derenin ağzı ırmak boyunca uzanan şose yoluna rastladığı için tehlike sürekli olduğundan, Amasya mutasarrıfı Ahmed Cevdet Bey 1907-08'de şosenin altına bir tünel açtırarak dere ayağını yoldan ayırmıştır.

Olcay bu hattı kendi gençlik yıllarından hatırlar. Selağzı'ndaki çarşı, ona göre Çakallar, Hamzadüzü, Kuba ve Temenna Mahallesi yolundan gelen selleri ve şehre akan kirli suları gizlemek için derenin üstünü ağaç ve tahta köprülerle örtmüştü; dere üzerinde kısmen dükkânlar bulunuyordu ve bunların çoğu kahvehane ile berber dükkânıydı. Dere'nin su yolu böylece yalnızca bir coğrafya terimi olmaktan çıkıp kentin gündelik hayatının içine girmişti. Hüsameddin'in 1271 dolaylarında Fethiye Camii'nin altındaki mahzenden Cumûdâr Türbesi'ne taşındığını yazdığı tabutlar da bu komşu mahalleler arasında yer değiştirmiştir; Fethiye Mahallesi Dere'nin batı komşusudur.

Eski Hayır Yapıları

Hüsameddin'in Dere Mahallesi için verdiği tek ayrıntı, mahallenin çıkmaz bir sokağına ve ağzına dizilmiş iki küçük vakıf yapısıdır. Çıkmaz sokağın içinde şeyhülislam Cemâlîzâde Ali Efendi'nin kız kardeşi Ma'sûme Hatun hicrî 922'de (1516-17) bir zaviye, önüne bir mescit ve bir çeşme yaptırmış, vakıf kurmuştur. Sokağın ağzında, dere kenarında Muharrem Efendizâde Fâtıma Hatun 951'de (1544-45) ikinci bir mescit ve önüne bir çeşme eklemiştir. Hüsameddin'in döneminde zaviye ortadan kalkmış, iki mescit harap olmuş, iki çeşme de kurumuştur; yalnızca Ma'sûme Hatun'un vakfı yaşıyordur. İlk bani, dönemin en yüksek ilmiye makamlarından birine ulaşmış bir ailenin kadınıdır; ikinci banisinin babası olarak anılan Muharrem Efendi ise Hüsameddin'in kronolojisinde 17. yüzyılda Amasya kadılığı yapan Şeyh Muharrem Efendizâdeler ailesini düşündürür, ancak yazar bu bağı kurmaz. Mahallenin Osmanlı döneminde böylece iki kadın hayırseverin kurduğu, dar sokak içindeki küçük vakıflarla şekillendiği anlaşılır; bunların hiçbiri bugüne ulaşmamıştır.

Burmalı Minare Camii

Dere denince akla ilk gelen yapı, Amasya'nın erken dönem Türk mimarisindeki en değerli eserlerinden sayılan Burmalı Minare Camii'dir. Cami, kıble yönünde uzanan dikdörtgen planıyla Anadolu'daki erken dönem cami tiplerinin küçük ve sade bir örneğidir. Ansiklopedi maddesi bu planı, Amasya'daki Torumtay Camii ile Divriği Ulucamii'nde uygulanan plan tipinin daha küçük bir uygulaması olarak değerlendirir. Hüsameddin ise yapıyı, cephesinde Selçuklu devrine özgü bir ihtişam ya da süs bulunmayan, çevresi kârgir, üstü ahşap, sağlam bir bina olarak tarif eder; iki türbesi, bir kütüphanesi ve bir minaresi vardır. Yazarın "üstü ahşap" demesi, sonraki kaynakların aktardığı kubbe ve tonoz örtüsüyle uyuşmaz. Çatı örtüsünün onarımlarda değişmiş olması mümkündür, ancak bunu gösteren bir belge bulunmaz.

Banisi ve Yapım Tarihi

Yapıyı kimin yaptırdığı konusunda kaynaklar büyük ölçüde birleşir. Kapının üstündeki oldukça girift hatlı kitabeye göre cami, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhüsrev zamanında emirlerinden Ferruh (kimi okumalarda Ferah) b. Selçuk tarafından yaptırılmıştır. Kitabe yaş kireç üzerine parmakla yazılıp doldurulmuş gibi işlendiği için ancak büyük güçlükle okunabilmiştir. Hüsameddin'in aktardığına göre yazının altında düz bir satır daha bulunur ve bu satır, yapıyı "av emiri, zavallı kul Ferruh b. Selçuk b. Yusuf el-Hâzin"in onardığını bildirir; satırın sonundaki tarih okuması 690'dır (1291-92). İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın okuyuşuna göre kitabede kardeşi hazinedar Yusuf'un adı da geçer. Kitabedeki "amere" sözcüğünü onarım anlamında alarak Ferruh Bey'in camiyi yalnızca tamir ettirdiğini düşünen yazarlar olmuştur; oysa bu sözcük yeni yapılan, imar edilen her tür eser için kullanılır. Hüsameddin'in camiyi Komnenos dönemine ait bir Bizans kilisesine dayandıran bilgiyi Cuinet'ye atfetmesini ansiklopedi maddesi yanlış bulur: Cuinet'nin eserinde Burmalı Minare'den söz edilmez, yalnızca Amasya'da Komnenos dönemine ait bir kilise kalıntısına değinilir. Hüsameddin'in kendisi de camiye bakıp kiliseyi çağrıştıran bir yön görmediğini yazar, yalnızca yerinde eskiden bir Komnenos kilisesinin bulunmuş olabileceğini düşünür.

Yapım yılı tek bir tarihe bağlanamaz. Amasya Valiliği yapıyı 1237 ile 1247 arasına yerleştirir, ansiklopedi maddesi 1237-1246 aralığını verir, vakıf üzerine yazılan 2020 tarihli makale 1242'yi, kültür envanteri ise 1243'ü kabul eder. Kitabedeki 690 tarihi bu aralığın çok ötesindedir ve ya sonraki bir imarı ya da yanlış bir okumayı gösteriyor olabilir. Hüsameddin'in başka bir bölümünde Ferruh'un, hicrî 655'te (1257) Amasya valisi Torumtay'ın kethüdası olarak vali vekilliği yaptığı, 681'de (1282-83) ise hazinedar sıfatıyla Amasya valisi atandığı yazılıdır. Yazar, kapıdaki "Ferruh bin Selçuk bin Yusuf" adını "Buruk" sözcüğünün Arapçalaşmış biçimi sayar ve 1266-67 tarihli (665) eski belgelerde "büyük emir Necmeddin Buruk" adının geçtiğini ekler. Bu kayıtlar caminin, Ferruh'un siyasî kariyeri boyunca farklı evrelerde yaptırılmış ya da onarılmış olabileceği ihtimalini açık bırakır.

Ferruh Bey'in damadı İzzeddin Mehmed Pervâne 699 yılında (1299-1300) camiye ait bir vakfiye düzenletmiştir. Vakfiye Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunur ve camiyi Osmanlı dönemi vakıf kayıtlarıyla birlikte Selçuklu vakıf geleneği içinde ele alan akademik çalışmanın ana kaynağını oluşturur. Hüsameddin'in verdiği tarihler burada da birbirini tutmaz: mahalle bölümünde Pervâne'nin 700'e kadar buranın sakini olduğunu, tarihî bölümde ise 697'de (1297-98) ansızın öldüğünü ve cami içinde Cumûdâr'ın yanına gömüldüğünü yazar. Vakfiyenin tarihi ve araştırmacıların Pervâne'nin ölümünü 1300'e koyması, ikinci tarihi zayıflatır.

Mimarisi

Camiyi dışarıdan sade kılan, yalnız giriş cephesinin daha itinalı bir işçilikle kesme taştan yapılmış, diğer yüzlerin ise moloz taşla örülmüş olmasıdır. İç mekân, mihrap eksenine paralel sıralanan payelerle üç nefe ayrılır. Orta eksende art arda dizili üç kubbe, sivri kemerlerle birbirine bağlanan payelere oturur; yan neflerde ise beşik tonozlar bulunur. Girişten hemen sonra yine beşik tonozlu bir son cemaat yeri gelir. Kapının bulunduğu duvardaki bir geçit bitişik türbenin üst katına açılır, buradan bir merdivenle de girişin üstündeki mahfile çıkılır.

Büyük bir süsleme programı yoktur. Taş kapının sivri kemeri kabartma ve oyma bir bezemeyle çerçevelenir, girişin iki yanında mihrap biçiminde nişler ve köşelerde sütunçeler bulunur. Mihrapta lacivert çinilerden bir çerçeve görülür ve bunun üstündeki dikdörtgen çerçevede "amel-i Muhammed b. Mahmûd el-Errânî" yazısı okunur. Gabriel, bu kişinin caminin mimarı mı, yalnızca mihrabın yapıcısı mı, yoksa çinileri yapan usta mı olduğunun anlaşılamadığını belirtmiştir. Ahşap minber de kitabelidir ve Selçuklu minber sanatı içinde ayrıca önemsenir; Divriği Ulucamii'nin minberiyle ilişkisi akademik çalışmalara konu olmuştur. Cami, Mahkeme Camii adıyla da anılır. Hüsameddin'in verdiği bir ayrıntı bu adın nereden geldiğini düşündürür: caminin doğu tarafında, çeşmenin yanındaki yer eskiden mahkeme olarak kullanılmıştır ve mahkeme 1115'te (1703-04) İğnecizâde Türbesi'nin yanındaki bir eve taşınınca bu arsa başka amaçla elden çıkmıştır. Yazar Mahkeme adını bu olguyla açıkça ilişkilendirmez, bu nedenle bağlantı bir çıkarımdan öteye geçmez.

Burmalı Minare

Camiye adını veren minare, giriş cephesinin sağında, yapıdan ayrı olarak yükselir. Eski Selçuklu kümbetlerinde olduğu gibi köşeleri üçgen pahlı, kesme taştan bir kürsü üzerine oturur. Pabuç kısmında uçları aşağıya dönük sivri kabartmalar halinde başlayan yarım yuvarlak çubuklar ve aralarındaki yivler, gövde boyunca helezon biçiminde bükülerek şerefeye kadar çıkar. Şerefe ve korkuluk sadedir, petek kısmı ise daha ince çubuklu ve burmalıdır. Zamanla yıkılan petek kısmı 1962'deki onarımda tamamlanmış ve üzerine kurşun kaplı ahşap bir külah konmuştur. Bu minarenin en yakın benzerleri arasında Filibe'deki Muradiye, Afyonkarahisar'daki Gedik Ahmed Paşa, Adana'nın Bahçe ilçesindeki Ağca Bey camileri ile İstanbul Şehzadebaşı'ndaki Burmalı Mescid'in minareleri sayılır.

Minarenin ne zaman yapıldığı tartışmalıdır. Hüsameddin'e dayanan anlatıya göre cami hicrî 999'da (1590-91) depremden zarar görmüş, 1011'de (1602-03) büyük bir yangında yanmış, mütevelli Müeyyedzâde Pîrî Çelebi yapıyı onartarak önüne ahşap bir minare yaptırmıştır. Cami 1143'te (1730-31) yeniden yandığında mütevelli Vâsi' Çelebizâde es-Seyyid Hacı Ahmed Efendi onarımı üstlenmiş ve minareyi taştan, burmalı olarak yeniden yaptırmıştır. Amasya Valiliği yalnızca 1590 depremi ile 1602 yangınından söz eder ve ahşap minarenin bundan sonra burmalı olarak yenilendiğini yazar; kültür envanteri ise minarenin tümüyle kesme taştan 17. yüzyılda yapıldığını belirtir. Semavi Eyice bu tarihlemelere itiraz eder. Ona göre Orta Asya Türk minare geleneğinin devamı olan burmalı bir gövdenin, Batı etkilerinin sızmaya başladığı geç bir dönemde yapılması zordur; kaynak göstermeyen Hüsameddin'in bu camiyi Evliya Çelebi'nin gördüğü Mahkeme Camii ile bir tutması da karışıklığa yol açmış olabilir. Eyice minareyi 18. yüzyıla değil, caminin kendi devrine ya da erken Osmanlı dönemine bağlar. Bu yüzden minarenin tarihi için en doğru ifade, 13. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında kesin olmayan bir aralık vermektir.

Türbe

Giriş cephesinin solunda, cami duvarına bitişik olarak yükselen türbe cami ile birlikte yapılmıştır ve Selçuklu mezar anıtları geleneğinin bir örneğidir. Köşeleri üçgen pahlı kare bir kaide üzerinde, düzgün kesme taştan örülmüş, gövdesi sekizgendir; üstü son onarımda piramit biçimli bir külahla tamamlanmıştır. Hüsameddin türbenin kapısını camiden üç yıl sonra, siyaha çalan taştan yapılmış saymakta ve şeklini Tâceddin Türbesi gibi altıgen olarak vermektedir; sekiz ya da altı köşe farkı, yazarın bir sonraki onarım evresini mi gördüğünü yoksa yanlış mı tarif ettiğini belirsiz bırakır. Türbe cami içinden geçilen üst kat ile bir alt hücreden oluşur. Alt hücrede, Hüsameddin'in sayımına göre, birbirinin üstüne konmuş sekiz tabut yeşil örtülerle örtülüdür. Minareye bakan pencere, mukarnaslı nişi, köşe sütunçeleri ve rozetleriyle diğerlerinden daha özenli işlenmiştir; burası bir zamanlar dışarı açılan bir kapı olarak tasarlanmış, sonra pencereye çevrilmiş olabilir.

Türbede kimin yattığı kesin değildir. Hüsameddin buranın Hülâgû Han'ın torunu Anadolu nâzırı Cumûdâr b. Yaşmut'a ait olduğunu, yanında Amasya emiri Abuşkay İşboğa Noyin'in yattığını yazar. Yazar bu sonuca ancak bir araştırma sonunda, kayıtları taraması üzerine ulaştığını söyler; kaynak göstermez. Ondan önceki anlatılar tabutlardaki cesetlerin bir kısmını tam bir vücut olarak, Arap görünümlü iki mumyalı ceset diye tarif etmekte, Mustafa Vâzıh Efendi bunların Pervâne Bey'in köleleri ve cariyeleri olduğunu, Avrupalı araştırmacılar ise çok eski çağlardan kalma mumyalar olduğunu yazmaktadır. Hüsameddin bu iki varsayımı tahminden ibaret sayar ve Pervâne'nin öldüğü tarihte cami henüz yapılmış olmadığından, kölelerinin böyle bir türbeye gömülmesini akla yatkın bulmaz. Eyice, caminin hemen yanındaki bu türbede caminin kurucusunun ya da kurucularının yatması gerektiğini hatırlatır. Ön taraftaki tabutlarla iki tabutun, daha önce Fethiye Camii'nin altındaki mahzende bulunup 1271 dolaylarında buraya taşındığını bilenler Hüsameddin'in döneminde hayattadır; bu mumyalı cenazeler sonradan Amasya Müzesi'ne kaldırılmıştır. Türbenin üst katı 1734-35'te Hıfzızâde Hacı Osman Fâik Efendi tarafından kütüphaneye dönüştürülmüş, kitaplar sonradan dağılmıştır. Hüsameddin bu olayı 1147 yılına yerleştirir ve kitapların hâfız-ı kütüplere emanet edilip geri alınamadığını, bu yüzden "kütüphane var, kitap yoktur" durumuna düşüldüğünü yazar. Evliya Çelebi 1646 dolaylarında Amasya'da ahşap çatılı, ahşap minareli ve içinde mumyalı cesetler bulunan bir Mahkeme Camii görmüştür. Bunun Burmalı Minare Camii olduğu ileri sürülmüş, ancak bu eşleştirme yeterince inandırıcı bulunmamıştır.

Onarımlar

Burmalı Minare Camii uzun süre terk edilmiş, harap bir halde bırakılmıştır; 1930'lu yıllarda Ziraat Bankası'nın tarım aletleri ambarı olarak kullanılmıştır. 1962'de esaslı bir onarım geçirmiş, minaresi tamamlanmış ve yeniden ibadete açılmıştır; kubbelerdeki bakır kaplama 1974'te yapılmıştır. Daha yakın dönemde Vakıflar Genel Müdürlüğü Tokat Bölge Müdürlüğü yönetiminde 2021-2024 arasında kapsamlı bir restorasyon yürütülmüş; kurşun kaplama, cephe temizliği ve doğramaların yenilenmesi gibi işlemler yapılmış, cami 2 Ağustos 2024'te yeniden ibadete açılmıştır.

Cami Cemaati, Mütevelliler ve Vakıf

Hüsameddin, caminin vakfiyesinden yapıldığı sırada cuma kılınan bir cami olarak planlandığını anlar. II. Bayezid Camii tamamlanınca Yukarı Pazar bölgesindeki bütün camilerden minberler kaldırılmış, cemaatin tek bir camide toplanması amaçlanmıştır; Burmalı Minare de bu uygulamanın dışında kalmamıştır. Sultan Bayezid Camii'ndeki kalabalık başka camilerde de minber konmasını gerektirince bu camide de 1146'da (1733-34) minber yeniden yerleştirilmiş ve Hâfız Hüseyin Efendi hatip olmuştur. Tevliyet önce Pervâne Beyzâdeler'de iken bu kol sönmüş, vakıf soy yoluyla Müeyyedzâdeler'e geçmiştir. Hüsameddin bu ailenin mensuplarını sonraki yüzyıllarda Yakut Paşa ve Pervâne Bey vakıflarının mütevellileri olarak anar. Müeyyedzâde Pîrî Ahmed Efendi bin Yahya Çelebi bin Abdülvâsi Çelebi, Hüsameddin'in kronolojisinde 1017 (1608-09) olayları arasında ölür; vasiyeti gereği kitapları Sultan Bayezid Kütüphanesi'ne aktarılır, tevliyet ise oğulları Habib ve Ali Çelebilere, onlardan da kardeşleri Derviş Hızır Çelebi'ye verilir. 1666 dolaylarında Müeyyedzâde Abdülvâsî Çelebi'nin ölümünden sonra Yakub Paşa ve Pervâne Bey vakıflarının tevliyeti Ca'fer Paşa'da birleştirilmişti; ancak aynı hanedandan İstanbul mevâlisinden Hısımzâde Abdülbâkî Efendi dava açınca Yakub Paşa tevliyeti ayrıldı. Müeyyedzâde adını taşıyan aynı aile, Amasya'da doğup 1516'da ölen kazasker Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'yi ve Pîrî Ahmed Efendi'nin torunu olan, 1661'de Köprülü Mehmed Paşa'nın desteğiyle nişancılığa getirilen Ca'fer Ağa'yı yetiştirmiştir. Abdurrahman Efendi ile caminin mütevellileri arasında aile bağını gösteren doğrudan bir kayıt yoktur ve bu bağ yalnızca ad benzerliğinden çıkarılabilir.

Caminin çevresine eklenen yapılar da onun etrafındaki hayatı gösterir. Camiyi batıdan sınırlayan yolun önünde dört gözlü bir abdesthaneyi nakîbüleşraf kaymakamı Mumcuzâde Seyyid Mustafa Ağa 1098'de (1686-87) yaptırmış, her bir gözüne su akıtmış, bakımı için Bakkâllar İçi'nde dört dükkân vakfetmiştir; Hüsameddin'in döneminde dükkânlar mülke dönüşmüş, abdesthane harap olmuştur. Çarşıbaşı'ndaki mescidi 1100'de (1688-89) Eli Güzel Hacı Mehmed Ağa yaptırmış, önüne bir çeşme eklemiş, vakfını kurmuştur. Mescit defalarca yanıp torunlarınca yeniden yapılmış, harap olunca da 1310'da (1892-93) Sandık Emînizâde Mustafa Reşid Efendi tarafından ihya edilmiştir. Mahalledeki çeşmeler arasında Peçelizâde Hasan Paşa, Hıfzî Abdurrahman Efendi ve Acem Ali Ağa'nınkiler anılır; Hüsameddin yalnızca Acem Ali Ağa'nınkini kesin olarak tespit edebilmiştir. Olcay da bu semtte Burmalı Minare Camii çevresindeki hanların bir mütevellisini, Nuri Bey adındaki cömert bir zatı anar; Nuri Bey Bağ-ı Helkıs Mahallesi'nde otururmuş, sabahları nargilesiyle kahvesini içer, yoksula elini cebine atmadan yanından geçmezmiş.

Medrese, Mektep ve Çeşmeler

Camiyle birlikte anılan yapılardan biri doğusunda, çeşmenin yanındaki Burmalı Minare Medresesi'dir. Hüsameddin'e göre burası eskiden mahkeme yeriydi. Mahkeme 1115'te (1703-04) taşınınca İstanbul'da dergâh mimarbaşılığı yapmış Amasyalı Hüseyin Beyzâde Hacı Hâfız Hasan Efendi yeri satın alıp çocuklar için bir mektep yaptırmış ve 1117'de (1705-06) Bakkâllar İçi'nde birkaç dükkânı mektebin muallimine, kapıcısına ve onarımına tahsis etmiştir. Hasan Efendi 1716'nın sonlarında İstanbul'da ölür; medrese ve cami vakfı vardır. Mektep sonradan harap olmuş, vakıf gelirleri kaybolmuştur. Muharrem Efendi mektebin muallimi olduğu sırada Heniske eşrafından Hatîbzâde Hacı Mehmed Emin Efendi 1327'de (1909) aynı yere eksiksiz bir medrese yaptırmış ve müderrisliğini Muharrem Efendi'ye vermiştir. Medresenin önündeki kârgir çeşmeyi eski nakîbüleşraf kaymakamı es-Seyyid Ahmed Efendi 1081'de (1670-71) yaptırmış, Alevi Köyü'ndeki mezrasını vakfederek ona bağlamıştır.

Camiyle ilişkili diğer yapı, batı tarafındaki sokakta, Pervâne Bey Mahallesi'ndeki Sungurlu Medresesi'dir. Sungurlu eşrafından Sungurzâde Hacı Mehmed Ağa onu 1163'te (1749-50) yaptırmış, müderrisliğini Çorumlu Hacı Kara İsmail Hâtif Efendi'ye vermiştir; Amasya, Tokat ve Sungurlu'da vakıf mülkleri bulunduğu için "Medrese-i Sunguriyye" adıyla da anılır. İlk müderris 1198'de (1783-84) ölünce oğlu Hâfız Mehmed Efendi, onun ölümünden (1230, yani 1814-15) sonra diğer oğlu eski Amasya müftüsü Mustafa Vâzıh Efendi, sonra da Ni'met Efendi dersi sürdürmüştür. Medrese 1304 yangınında (1886-87) tamamen yok olmuş, Yumuk Osmanzâde Hacı Müsevvid Ahmed Şükrî Efendi yalnızca kuzey kanadını yeniden yapmış, güneyine kendisine bir dershane ve özel hücre eklemiştir. Ahmed Şükrî 1312'de (1894-95) ölünce oğlu Hâfız Mehmed Tevfik Efendi babasının makamını devralmıştır. Hüsameddin ayrıca caminin karşısındaki mezarlığa ilişkin kişisel bir anı aktarır. Köprü niyabeti sırasında, 1321'de (1903) tarih araştırmasına girişirken Kuşköprü başındaki bir mezarla Burmalı Minare'nin karşısındaki mezarlıkta bir ağacın dibindeki mezarın taşlarında kitabe bulunmadığını, adlarının bilinmediğini yazar. Anlattığına göre ihtiyarlara sorup araştırırken rüyasında önce Dersi Tamâm Efendi'yi, sonra ağacın dibinde yatan zatı gördü; bu ikinci kişi Hıfzızâde Osman Fâik Efendi idi ve kütüphanesinde kendisine ait bir eser bulunduğunu hatırlattı. Yazar bunu Amasya mahkeme sicillerinde ve eserin kendisinde doğruladığını söyler. Böylece Burmalı Minare'nin karşısındaki mezarlık, türbenin üstüne kütüphane kuran Osman Fâik Efendi'nin yattığı yer olarak belirlenmiştir.

Olcay'ın Dere'si

Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları'nda mahalleyi "Temenna Mahallesi (Dere Mahalle)" başlığı altında ve Burmalı Minare'nin bulunduğu semtle birlikte anar. Mahalle sakinlerinin çoğunluğunu kendisinin kimliklerini bilmediği Hıristiyanlar oluşturduğundan bu bölüm hakkında sınırlı bilgi verebileceğini söyler, ardından birkaç aileyi sayar. Çevikçe Mektebi'nin baş muallimi Seyyid Efendi ile oğlu Hacı Latif, Demirci Nuri'nin oğlu Mehmet Rıfat ile kardeşi Trabzon Jandarma Mektebi müdürü İsmail Hakkı Bey, mahalle halkından Pazaroğulları olarak anılan ailenin Nuri ve Mehmet Efendileri bunlardandır. Pazaroğulları Saraçhane Çarşısı Caddesi'nde tanınmış ayakkabıcı esnafındandı; iki kardeş Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ölmüş, Nuri Efendi'nin mirası çocuklarının elinde kısa sürede erimiş, bir oğlu memleketi bırakıp İstanbul'a gitmiş, öteki çocuklar Amasya'da kalmıştır. Olcay mahalle halkının büyük bölümünün Hıristiyan olduğunu, bu nedenle tehcir kararıyla sevk edildiklerini ekler. Olcay sayısal bir bilgi vermez; mahallenin Hıristiyan nüfusunun büyüklüğü bu nedenle ölçülemez.

Nüfus ve Değişim

TÜİK adrese dayalı nüfus kayıtlarından derlenen seriye göre Dere Mahallesi'nin nüfusu şöyle seyretmiştir:

  • 2012: 944
  • 2013: 884
  • 2014: 806
  • 2015: 757
  • 2016: 688
  • 2017: 646
  • 2018: 588
  • 2019: 584

Yedi yılda yaklaşık 360 kişi azalmış, mahalle 2012 nüfusunun kabaca yüzde 38'ini yitirmiştir. Kaynak bu düşüşün nedenini açıklamaz. Tarihî merkezlerde nüfusun yeni yerleşim bölgelerine kayması Türkiye'de sık görülen bir olgudur; ancak bunun Dere için geçerli olduğunu gösteren bir belge bulunmadığından, olası bir genel eğilim olarak anılmakla yetinilir. Serideki dikkat çekici bir ayrıntı, düşüşün 2018-2019 arasında neredeyse durmasıdır; bu iki yıl arasındaki fark yalnızca dört kişidir.

Günümüzde Dere

Bugün Dere Mahallesi için en belirgin gelişme, Burmalı Minare Camii'nin üç yıl süren restorasyonun ardından 2024'te yeniden ibadete açılmasıdır. Cami faal durumdadır ve bakımından Vakıflar Genel Müdürlüğü sorumludur. Eyice'nin yıllar önce işaret ettiği gibi yapının hem inşa tarihi hem de mimarisi bakımından daha etraflı incelenmesi gereken soruları vardır; minarenin tarihi ile türbedeki gömülerin kimliği bunların başında gelir. Hüsameddin'in anlattığı eski Dere'ye ait zaviye, mescit ve çeşmelerden hiçbiri ayakta değildir, Çakallar Deresi ise tünelle yönlendirilmiş ve şehrin altına alınmıştır.

Kronoloji

1237-1247: Burmalı Minare Camii'nin inşa edildiği aralık; kaynaklara göre 1237-1246, 1242 ya da 1243 gibi farklı yıllar da verilir.

1257: Necmeddin Ferruh'un Amasya valisi Torumtay'ın kethüdası olarak vali vekilliği yaptığı yıl (Hüsameddin).

1291-92: Kitabenin alt satırında Hüsameddin'in okuduğu tarih.

1299-1300: İzzeddin Mehmed Pervâne tarafından camiye ait vakfiyenin düzenlenmesi.

1511-12: Kılıççı Yusuf Bey'in dere kenarındaki mescidi; aynı yıl Sinan Paşa'nın Sinan Hamamı'nı yaptırması.

1516-17: Ma'sûme Hatun'un Dere'deki zaviye, mescit ve çeşmesi.

1544-45: Fâtıma Hatun'un dere kenarındaki mescit ve çeşmesi.

1590-91: Deprem; camide hasar.

1602-03: Yangın; ardından ahşap minarenin yapıldığı aktarılır.

1670-71: Burmalı Minare Medresesi'nin önündeki çeşmenin yapımı.

1686-87: Dört gözlü abdesthanenin yapımı.

1703-04: Mahkemenin camiye komşu yerden taşınması; ardından mektebin kurulması.

1730-31: Kimi anlatılara göre ikinci yangın ve taş minarenin yapımı; bu tarihleme tartışmalıdır.

1733-34: Camiye yeniden minber konması.

1734-35: Türbenin üst katının kütüphaneye dönüştürülmesi.

1749-50: Sungurlu Medresesi'nin yapımı.

1854-55: Çakallar Deresi'nin büyük seli; aynı yıl dolaylarında Fethiye Camii'ndeki tabutların Cumûdâr Türbesi'ne taşındığı aktarılır.

1886-87: Sungurlu Medresesi'nin yangında yok olması.

1907-08: Çakallar Deresi'nin şose altındaki tünelle yönlendirilmesi.

1909: Hatîbzâde Mehmed Emin Efendi'nin Burmalı Minare yanında medrese yaptırması.

1930'lu yıllar: Yapının tarım aletleri ambarı olarak kullanılması.

1962: Büyük onarım; minarenin tamamlanması ve ibadete açılış.

1974: Kubbelere bakır kaplama.

2021-2024: Restorasyon; 2 Ağustos 2024'te yeniden ibadete açılış.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar