Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim devirlerinin en tanınmış âlimlerinden biridir. Anadolu ve Rumeli kazaskerliğine kadar yükseldi, Kemalpaşazâde, Ebüssuûd Efendi, Necâtî ve Zâtî gibi isimleri himaye etti, Osmanlı ilim hayatına Şiraz'daki ders halkalarının havasını taşıdı. Aynı adam, tezkirecilerin ifadesiyle Arapça, Farsça ve Türkçe şiir söyleyen usta bir şairdi ve şiirlerinde "Hâtemî" mahlasını kullandı. Amasya ile bağı hayatının başından sonuna uzanır. Safer 860'ta (Ocak 1456) Amasya'da doğdu, gençliğini Şehzade Bayezid'in Amasya'daki sarayında, onun sohbet ve şiir meclisinde geçirdi, bu yakınlık yüzünden Fatih'in ölüm fermanından kaçmak zorunda kaldı. Yıllar sonra Amasya sancakbeyi Şehzade Ahmed'le mektuplaşması ve ona yakınlığı, bu kez Yavuz Sultan Selim zamanında aleyhine kullanıldı.

Müeyyedzâde'nin divanı bugüne ulaşmamıştır. Şiirleri tezkirelere, bir şiir mecmuasına ve torunu Âşık Çelebi'nin Meşâ‘irü'ş-şu‘arâ'sına dağılmış birkaç gazel, kıt‘a ve beyitten ibarettir; bunların yarısı Farsçadır. Bu bölümde, bugün yayımlanmış kaynaklarda bulunabilen on iki metin ayrı yazılar olarak yer alır. Hayatının ayrıntıları sitemizin Tarihî Şahsiyetler bölümündeki biyografisinde anlatılmıştır; burada ağırlık şiirine ve edebî kişiliğine verilmiştir.

Hayatı ve Amasya Yılları

Asıl adı Abdurrahman'dır. Babası, Amasya'nın tanınmış ailelerinden Divriklizâdeler'e mensup, Kâzerûniyye şeyhlerinden Şemseddin Müeyyed Çelebi'nin oğlu Alâeddin Ali Çelebi'dir; "Müeyyedzâde" lakabı bu dededen gelir. Kaynakların bir kısmı aileyi İran'daki Kâzerûniyye tarikatının kurucusu Ebû İshak Kâzerûnî'ye bağlar. Âşık Çelebi, ailenin İran'dan gelip Amasya'ya yerleştiğini ve köklerinin Amasya'ya bağlı, kendisinin "Halgiz" diye andığı bir yerde bulunduğunu yazar; tezkirenin bazı nüshalarında bu ad "Ḫulḳpez" biçiminde geçer. Âşık Çelebi bu yeri havası cevher saçan, toprağı gül bitiren, suyu şeker karışık bir yer diye över ve bahçelerinin su dolaplarının inleyişini anar.

Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi'ne göre Müeyyedzâde, Amasya'nın Yâkûtiye Mahallesi'nde doğdu, mahalledeki Şâhbula mektebinde okudu, ardından hattatların şeyhi Şeyh Hamdullah'ın meşkine ve Mevlânâ Hatîb Kasım ile Mevlânâ Abdî'nin derslerine devam etti. TDV İslâm Ansiklopedisi, babasının 865'te (1461) Amasya'daki Şehzade Bayezid'in nişancısı olduğunu ve Abdurrahman'ın bu yolla genç yaşta şehzadenin yakın çevresine girdiğini kaydeder. Hüsâmeddin bu yakınlığın edebî yanını vurgular: Bayezid'in edebiyata olan büyük ilgisi yüzünden Müeyyedzâde, Amasya'nın ediplerinden Âfitâbî ve Tâcî Bey'le boy ölçüşecek kadar şiir ve inşa gücü göstererek şehzadenin özel teveccühünü kazanmıştı.

Bu yakınlık başına iş açtı. Kınalızâde, Âşık Çelebi ve Beyânî, şehzade ile Müeyyedzâde'nin ve şehzadenin hasekisi Hacı Mahmud'un birlikte işret ettiklerinin Fatih Sultan Mehmed'e bildirildiğini, padişahın bunların öldürülmesini emrettiğini anlatır. Ferman Amasya'ya varmadan haberi alan Bayezid, Müeyyedzâde'ye para ve at verip onu geceleyin kaçırdı. TDV bu kaçışı 884 (1479) yılına koyar ve Müeyyedzâde'nin Halep'e gittiğini yazar. Hüsâmeddin ise olayı, şikâyetleri soruşturmak üzere Amasya'ya gönderilen vezir Hamza Beyzâde Mustafa Paşa'nın 881 yılında verdiği rapora bağlar ve fermanın Bayezid'in veziri Mahmud Paşa, Tâcî Bey ve Müeyyedzâde için çıktığını, Âfitâbî'nin de uzaklaştırıldığını söyler. Müeyyedzâde Halep'ten İran'a geçti, Şiraz'da Celâleddin Devvânî'nin derslerine katıldı ve ondan icazet aldı.

Bayezid tahta çıkınca Müeyyedzâde Ramazan 888'de (Ekim 1483) önce Amasya'ya döndü; Hüsâmeddin'e göre şehirde kırk gün kadar kalıp İstanbul'a gitti. Kalenderhâne Medresesi'nde, ardından Sahn-ı Semân'da müderris oldu, 899'da (1494) Edirne kadılığına, 907'de (1501) Anadolu, dört yıl sonra Rumeli kazaskerliğine getirildi. II. Bayezid'in son yıllarında yeniçeriler Şehzade Ahmed'den yana sayılan devlet adamlarının evlerini yağmalayınca onun konağı da basıldı ve görevinden ayrıldı. Hüsâmeddin bu azli, onun "Amasya vâlîsi Şehzâde Sultân Ahmed"i tahta çıkarma taraftarı sanılmasına bağlar. Yavuz Sultan Selim onu önce Karaferye kadılığına, sonra yeniden Rumeli kazaskerliğine getirdi ve Çaldıran seferine yanında götürdü; dönüş yolunda yeniden azledildi. 15 Şaban 922'de (13 Eylül 1516) öldü ve Eyüp Sultan Türbesi hazîresine gömüldü.

Eserleri

Tezkireciler Müeyyedzâde'nin üç dilde şiir söylediğini birbirinden bağımsız olarak kaydeder, ama hiçbiri ondan bir divan diye söz etmez. TDV İslâm Ansiklopedisi de şiirlerinin tezkirelerde yer aldığını, fakat divanına rastlanmadığını belirtir. Edirneli Mecdî'nin TEİS'te aktarılan değerlendirmesine göre, uzun yıllar kadılık ve kazaskerlik gibi görevlerde bulunması eserlerinin sayısını sınırlı tutmuş, birçok çalışması müsvedde hâlinde kalmıştır. Hüsâmeddin de Mecdî'den aynı anlamda bir cümle aktarır: vaktini kaza işlerine verdiği için müsveddelerini temize çekememiştir.

Kaynaklarda adı geçen manzum eserleri şunlardır:

  • Sultan II. Bayezid'e sunduğu hançer redifli Farsça kaside. Tam metni Âşık Çelebi'dedir.
  • Yavuz Sultan Selim'e sunduğu Arapça kaside. TEİS bu kasidenin Selim'i övmek için yazıldığını ve devrinde büyük takdir gördüğünü belirtir. Âşık Çelebi'ye göre Selim bu kaside için "Müeyyedzâde bu şiir benim kerametimdir dese öteki mevâlî ne derdi" demiştir. Metni tezkirelerde yoktur.
  • Kelâm meselelerine dair risalesinin başına ekleyip Şehzade Korkut'a gönderdiği Arapça kaside (TEİS, Hüsâmeddin).
  • Önemli kişilerin ölümüne düşürdüğü ta‘miyeli tarihler. Kınalızâde bunlardan Farsça bir örnek verir.
  • Türkçe ve Farsça gazeller, kıt‘alar ve rubailer. Latîfî onun zaman zaman "rubâʿîden ve ḳıṭʿadan baʿżı laṭîf beytler" söylediğini, Kınalızâde de Türkçe şiirlerinin sayısız olduğunu yazar.

Mensur eserleri ise çoğu Arapça risalelerdir. TDV'nin saydıkları arasında Mecma‘u'l-fetâvâ (Müeyyedzâde Cöngü), Peygamber'e saygıya dair Risâle fî ta‘zîmi'n-nebî, bölünmez parça, dış dünyadaki varlıklar ve genel şüphelerin çözümü üzerine risaleler, hac ve abdest meselelerine dair kısa eserler ile bazı hâşiyeler vardır. Hüsâmeddin, onun kütüphanesinde mükerrerler dışında yedi bin cilt kitap bulunduğunu yazar; TDV ise ölümünden sonra yapılan sayımda 2112 kitabı olduğunu gösteren bir defteri kaydeder.

Edebî Kişiliği

Tezkirecilerin hepsi Müeyyedzâde'yi önce bir âlim olarak tanıtır, şiirini bu kimliğin bir süsü gibi anar. Latîfî onu II. Bayezid devrinde bütün ulema ve fuzalanın "mercîʿ u mefḫar"ı, yani başvurduğu ve övündüğü kişi diye anar ve şiire yatkın tabiatıyla zaman zaman latif beyitler söylediğini ekler. Âşık Çelebi, dedesinin hattın her çeşidini güzel yazdığını, Arapça, Farsça ve Türkçe şiir söylediğini ve kabiliyetli gençleri yetiştirdiğini kaydeder. Beyânî Farsça kasidelerini ve latif gazellerini anar. Kınalızâde ise Arapça ve Farsça kasidelerinden başka "Türkî eş‘âr-ı belâgat-şi‘ârı dahı bî-hadd ü bî-şümârdur" der: belagatli Türkçe şiirleri de sayısızdır. Hüsâmeddin onu "elsine-i selâsede şâir-i mâhir", üç dilde usta bir şair olarak niteler.

Müeyyedzâde'nin söz ustalığına dair en canlı hikâyeyi torunu Âşık Çelebi, hocası Emîr Gîsû'dan nakleder. Bir gün Galata'daki bahçesinde Monla İdrîs, Kadızâde, Şah Mehmed ve Şah Kasım gibi Acem diyarından gelmiş âlimlere ziyafet veren Müeyyedzâde, bir mektup yazmak gerekince kalemi alıp hiç düşünmeden bir mektup yazar ve yüksek sesle okur. Misafirler ifadenin akıcılığını övdükten sonra mektubun on altı satır olduğunu ve her satırın "sîn" harfiyle başlayıp "nûn" harfiyle bittiğini fark ederler. Âşık Çelebi'nin anlatımıyla meclistekiler hayretle parmaklarını ısırır. Hikâyeyi anlatan Emîr Gîsû, bu iki harfin bir anlam da taşısa daha güzel olacağını söyleyerek küçük bir itirazda bulunmuş, Monla İdrîs de meclis dağıldıktan sonra ona, bu itirazı yapmasaydı kıskançlıktan helak olacaklarını söylemiştir. Hikâye, Müeyyedzâde'nin şiirde de görülen bir özelliğini, söz oyunlarına ve zor kurallara düşkünlüğünü gösterir. Hançer redifli Farsça kasidesinde redifi her beyitte başka bir anlama çevirmesi, Kınalızâde'nin aktardığı ta‘miyeli tarihte "yekî" kelimesini iki anlamda kullanması, Şehzade Ahmed'in mektubuna yazdığı gazelde harfleri ve noktaları göz karası ve göz bebeği diye övmesi aynı zevkin ürünleridir.

Tezkirelerin seçtiği beyitlerde bir başka çizgi de belirgindir: rindâne bir söyleyiş. "İçelüm içelüm şarâb içelüm" diye başlayan iki beyit dört tezkirede birden geçer ve Latîfî onu "şiʿr-i meşḥûr" diye anar; Kınalızâde, şair Hayâlî'nin bu beyitleri küçük değişikliklerle sahiplendiğini söyler. Farsça bahar matla‘ı ve Latîfî'nin aktardığı fırsat kıt‘ası da zamanın geçiciliği ve anı yakalama düşüncesi etrafında döner. Bu seçimde, tezkirecilerin anlattığı Amasya yıllarının, şehzade ile kadehin elden düşmediği sohbetlerin hatırası da payı olabilir; ancak kaynaklar bu şiirleri belli bir döneme bağlamaz.

Müeyyedzâde'nin çağdaş şairlerle bağı da tezkirelerde iz bırakmıştır. II. Bayezid'in "Her nāle ki peydā şeved ez sīne-i çākem" diye başlayan Farsça matla‘ına Hâcı Hasanzâde, Kemalpaşazâde, Câfer Çelebi, Necâtî ve Vasfî ile birlikte o da nazire yazmıştır. Necâtî divanını onun adına tertip etmiş, Zâtî onun ve Câfer Çelebi'nin ihsanlarıyla geçindiği için mansıp istemediğini söylemiştir. Âşık Çelebi, Müeyyedzâde'nin gençlik yıllarında Amasyalı şair Mihrî Hatun'la tanışıp aralarında bir yakınlık doğduğunu, Müeyyedzâde kazasker iken Mihrî'nin onu ziyaret ettiğini anlatır. Müeyyedzâde bu eski hikâyeye ima yoluyla işaret edince Mihrî ona şu beyti göndermiştir: Sen yalāndan Ḫātemī ‘āşıḳ geçerdüñ Mihriye / S̱ümme vallāhī seni Mihrī sever oġlandan (Sen ey Hâtemî, Mihrî'ye yalandan âşık geçinirdin; vallahi Mihrî bir oğlanı senden daha çok sever). Âşık Çelebi beytin hemen ardından Mihrî'nin İskender adlı bir genç güzelle hikâyesinin meşhur olduğunu ekler; ikinci mısra "Mihrî seni oğlanlığından beri sever" diye de anlaşılabilir. Bu beyit Mihrî'nindir, ama Hâtemî mahlasının çağdaşlarınca da bilindiğini gösterir.

Şiirlerinden Örnekler

Aşağıdaki örnekler tezkirelerden ve TEİS'te yayımlanan mecmua metninden alınmıştır. On iki metnin her birinin özgün metni, günümüz Türkçesi ve yorumu bu bölümde ayrı yazılar olarak yer alır.

Gazel: "Nāme kim nāmını yazmış bendenüñ sulṭān aña"

Nāme kim nāmını yazmış bendenüñ sulṭān aña
Ġuṣṣadan āzādelıḳ ḫaṭṭı olur ‘unvān aña

"Sultanın bu kulunun adını yazdığı mektubun başlığı, kederden azat edildiğimi bildiren bir azatname olur." Âşık Çelebi'ye göre altı beyitlik bu gazel, Şehzade Ahmed'den gelen bir mektuba cevap olarak yazılmıştır. Ahmed, II. Bayezid'in saltanatı boyunca uzun yıllar Amasya sancakbeyiydi. Gazel, mektubu harf harf över: elifler sevgilinin boyu, ayn harfi nergis, he harfi gonca olur (Âşık Çelebi, Kılıç neşri s. 630).

Gazel: "Çâk olan dest-i cefâ ile girîbânumdur"

Çâk olan dest-i cefâ ile girîbânumdur
İlişen ḫâr-ı ġam u miḥnete dâmânumdur

"Cefa eliyle yırtılan yaka benim yakamdır; gam ve mihnet dikenine takılan etek de benim eteğimdir." Tezkirelerde en çok anılan Türkçe beyitlerindendir. Latîfî gazelin üç beytini verir, Kınalızâde onun "Sultân Bâyezîd zemânında" söylendiğini kaydeder. Âşık Çelebi, kendisinin de bu matla‘ı görmeden yaka ve etek imgesiyle benzer bir matla‘ söylediğini, bunu dedesinden kalma bir hâl saydığını anlatır (Latîfî, Canım neşri s. 359).

Farsça Kaside: "Zi dest-i şāh-ı cihān mī dehed nişān ḫancer"

Zi dest-i şāh-ı cihān mī dehed nişān ḫancer
Ki kerd-i cevher ü zer cümle der-miyān ḫancer

"Hançer, cihan padişahının elinden bir nişan verir; o hançer ki mücevheri ve altını bütünüyle ortasına almıştır." II. Bayezid'e sunulan on altı beyitlik kasidenin matla‘ıdır. Âşık Çelebi bu kasideyi, şairin "fesahat ülkesini kılıcıyla aldığının" delili sayar (Âşık Çelebi, s. 628-629).

Nazm: "İçelüm içelüm şarâb içelüm"

İçelüm içelüm şarâb içelüm
Nice bir ṣûfî ṣâfî âb içelüm

"İçelim, içelim, şarap içelim; daha ne zamana kadar sofular gibi duru su içeceğiz." İkinci beyitte şair, şarabın hesabı ahirette sorulacağına göre burada hesapsızca içmeyi önerir. Sehî'de ikinci mısra "Nice bir gāv gibi āb içelüm" biçimindedir (Latîfî, s. 359-360).

Kronoloji

Safer 860 (Ocak 1456): Amasya'da doğdu.

865 (1461): Babası Alâeddin Ali Çelebi, Amasya'daki Şehzade Bayezid'in nişancısı oldu.

884 (1479): Fatih'in ölüm fermanı üzerine Şehzade Bayezid'in yardımıyla Amasya'dan Halep'e kaçtı; ardından Şiraz'da Devvânî'den okudu. Hüsâmeddin olayı 881'e koyar.

Ramazan 888 (Ekim 1483): Amasya'ya döndü, kısa süre sonra İstanbul'a gitti.

17 Rebîülevvel 891 (23 Mart 1486): Kestelî'nin kızıyla evlendi ve Sahn-ı Semân müderrisi oldu.

899 (1494): Edirne kadısı oldu.

Rebîülevvel 907 (Eylül 1501): Anadolu kazaskeri oldu.

911 (1505): Rumeli kazaskeri oldu.

917 (1511): Yeniçeri ayaklanmasında konağı yağmalandı, görevinden ayrıldı.

919 (1513): Yavuz Sultan Selim tarafından yeniden Rumeli kazaskeri yapıldı.

920 (1514): Çaldıran seferine katıldı, dönüşte azledildi.

15 Şaban 922 (13 Eylül 1516): İstanbul'da öldü, Eyüp'e gömüldü.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar