Osmanlı şiirinin ilk kadın sesleri arasında Amasya'nın payı büyüktür. XV. yüzyılın ikinci yarısında şehzade sarayının çevresinde kurulan edebî muhit, yalnız erkek şairleri yetiştirmekle kalmamış, tezkirecilerin "nisâ tâifesinden", yani kadınlar zümresinden saydığı şairlerin de bu şehirde ya da bu şehirden çıkmış ailelerde yetişmesine imkân vermiştir. Zeyneb Hatun, Mihrî Hatun ve Hubbî Ayşe Hatun bu kadınların en tanınmışlarıdır; üçünün de şiiri tezkirelere girmiş, ikisinin adı çağdaşlarınca birlikte anılmış, Mihrî'nin divanı ise bütün olarak bugüne ulaşmıştır. Bu üç şaire dair ayrıntılı yazılar sitenin Edebiyat ve Tarihî Şahsiyetler bölümlerinde yer aldığı için burada yalnız kısa birer tanıtım ve bağlantı verilmiştir.

Amasya tarihçisi Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın Amasya Tarihi'nde ise tezkirelerde adı geçmeyen birkaç kadın daha "şâire" ya da "şâirât-ı nisâdan" diye anılır. İğnecizâde Sâfiye Hatun, Râziye Hatun ve Ümmü Gülsüm Hatun bunlardandır; haklarındaki bilgi hemen tamamen bu eserden gelir ve şiirlerinden bugüne bir örnek ulaşmamıştır. Hüsameddin'in Amasyalı saydığı Abbâsî hanedanından Hayzürân da, kaynakların büyük kısmı onu başka bir yere bağladığı için ayrı bir rivayet olarak ele alınmıştır. Amasya'nın şiir çevresinin genel tablosu Amasya Divan Şairleri ve Edebî Muhiti yazısında anlatılmıştır.

Tezkirelerde Kadın Şair

XVI. yüzyıl tezkirecileri kadın şairlere ayrı bir yer açar, ama onları anlatırken kullandıkları dil çağın bakışını da taşır. Sehî Bey Heşt Bihişt'te "Fî zikri'n-nisâ" başlığı altında, kendi devrinde kadınlar arasından iki hatunun ortaya çıktığını, her birinin şiirlerinin güzel, beyitlerinin benzersiz olduğunu, gazellerinin halk arasında dolaştığını ve bu yüzden onları yazmanın gerekli olduğunu söyler. Bu iki hatun Zeyneb ile Mihrî'dir ve ikisinin de Amasya ile bağı vardır. Tezkirenin kadınlar bölümünün yalnız bu iki isimden oluşması, Amasya'nın erken dönem kadın şiirindeki yerini kendiliğinden gösterir.

Övgünün en sık başvurulan kalıbı "merdâne" sözüdür. Beyânî Zeyneb için "Eş'ârı ârifânedür. Kız nakşı degüldür merdânedür" der; günümüz Türkçesiyle şiirleri irfan sahibi bir kalemin ürünüdür, kız işi süse benzemez, erkekçe bir söyleyiştir. Kınalızâde Hasan Çelebi de Hubbî için aynı ifadeye başvurur: sözleri "kız nakşı değil hayli merdâne"dir. Âşık Çelebi ve Kınalızâde bu tutumu bir Arapça beyitle süsler: güneşin adının dişil olması ona bir kusur, hilalin adının eril olması da ona bir övünç sebebi sayılmaz. Tezkireciler böylece kadın şairi överken onu erkek şairlerin ölçüsüyle tartmayı sürdürür, ama kadınların şiirde erkeklerle aynı mertebeye çıkabileceğini de kabul etmiş olur.

Kadın şairler birbirleriyle de karşılaştırılır. Kınalızâde, Zeyneb Hatun'un Mihrî ile sohbet arkadaşı ve çağdaş olduğunu, aralarında şiirleşme bulunduğunu ve iki şair arasında "Hammâme-nâme", yani güvercin mektubu diye andığı yazışmaların uçuştuğunu yazar. Âşık Çelebi ise Hubbî'yi anlatırken İran'ın kadın şairlerini ve "şu'arâ-yı nisâ-yı Rûm"dan Mihrî'yi anar, Mihrî'nin Hubbî'nin devrine yetişse ona hizmet edeceğini söyleyecek kadar ileri gider. Bu sıralama, XVI. yüzyıl ortasında Mihrî'nin kadın şairler için bir ölçü haline geldiğini, Hubbî'nin ise ondan da üstün tutulduğunu gösterir.

Hüsameddin'in eseri bu tabloya yerel kayıtlardan gelen başka adlar ekler. Tarihçi, şehrin ileri gelen kadınlarını sıralarken çoğunu "âlimât-ı nisâdan" ya da "âbide, zâhide" diye tanıtır; bir kısmını ise açıkça şair sayar. Zeyneb ve Râziye için "şâirât-ı nisâdan", Hubbî, Ümmü Gülsüm ve Hayzürân için "şâire", Sâfiye için de "âlim, şâir, sûfî-meşreb" ifadelerini kullanır. Bu nitelemeler, şiirleri bugüne ulaşmamış birkaç kadının adını unutulmaktan kurtarmıştır.

Sitede Ayrı Bölümleri Bulunan Şairler

Zeyneb Hatun

Zeyneb Hatun, Fatih Sultan Mehmed adına bir divan tertip ettiği ve bunu padişaha sunduğu bilinen XV. yüzyıl şairidir. Divanı kayıptır; şiirlerinden bugüne tezkirelerin ve mecmuaların sakladığı bir gazel, bir kıta ve Farsça bir matla kalmıştır. Amasya ile bağı tartışmalıdır: Âşık Çelebi ve Beyânî onu Amasya kadılarından birinin kızı olarak tanıtır, Latîfî ise Kastamonu yöresinden bir hünerli adamın kızı olduğunu söyler. Hüsameddin, kocası İmâdzâde İshak Fehmî Çelebi'nin beş altı yıl Kastamonu kadılığı yaptığını ve Latîfî'nin bu ikametten yanıldığını ileri sürer, Osmancık'ta gördüğü bir mecmuada "Amasyalı Zeyneb Hâtun'un gazeli" başlığını okuduğunu, şairin Amasya'da Üçler Mahallesi'nde gömülü olduğunu da ekler.

Hüsameddin'in kayıtları kendi içinde de tam örtüşmez. Eserin birinci cildinde Zeyneb'i "Belâ'î Çelebi kerîmesi" diye anarken onuncu ciltte ailesini başka adlarla verir; ölüm tarihini 889 (1484) olarak kaydeder, son dönem kaynaklarında ise 879 (1474) yılı geçer. Üçüncü ciltte, Fatih'in 882 yılında Amasya'daki Şehzade Bayezid çevresi hakkında başlattığı soruşturmanın ve 883 (1478-79) yılında gelen fermanın ardından "şâirât-ı nisâdan Zeyneb Hâtun"un İstanbul'a gittiğini yazar. Hüsameddin'in aynı sayfalarda Şehzade Ahmed'in sarayında musahibelik yapmış ikinci bir Zeyneb Hatun'u, Müeyyedzâde Zeyneb Hatun'u kaydetmesi, Âşık Çelebi'nin Zeyneb'i Şehzade Ahmed'in hizmetinde gösteren kaydının bu iki kadının karışmasından doğmuş olabileceğini düşündürür; bu bir çıkarımdır, kaynaklarda açıkça söylenmez. Kız kardeşi sayılan Selâmet Hatun'u Hüsameddin "şâire-i meşhûre Zeyneb Hâtun'un hemşîresi" diye tanıtır.

Şairin hayatı Zeyneb Hatun biyografisinde, edebî kişiliği ve bugüne kalan şiirlerinin tamamı Zeyneb Hatun: Edebî Kişiliği, Eserleri ve Şiirleri yazısında ve Edebiyat bölümündeki Zeyneb Hatun başlığı altında yer alır.

Mihrî Hatun

Mihrî Hatun, divanı yazma nüshalarıyla bütün olarak bugüne ulaşmış bir şairdir ve Amasya ile bağı tartışmasızdır. Amasya'da doğmuş, hayatını bu şehirde geçirmiş, divanındaki "Geçmiş ki hayf Mihrî Amâsiyye'de ömrün" mısraıyla bunu kendisi de söylemiştir. İsmail E. Erünsal'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesine göre babası Belâyî mahlasıyla şiir de yazan Kadı Hasan Amasyevî, dedesi Halvetî şeyhlerinden Pîr İlyas'tır. Hüsameddin ise yedinci ciltte onu kadı Bilâlî Mehmed Çelebi'nin oğlu Yahyâ Çelebi'nin kızı olarak gösterir ve "şâirât-ı nisâdandır" der. Belâyî adının Hüsameddin'in birinci cildinde Zeyneb'in babasına verilmiş olması, iki şairin aile bilgilerinin kaynaklarda birbirine karıştığını gösterir.

Mihrî, önce II. Bayezid'in, ardından Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği sırasında şehzade sarayının çevresinde oluşan edebî muhitin içinde yer almıştır. Hüsameddin, 903 (1497-98) yılı olayları arasında "Amasya şu'arâsından Çeşmî Ahmed Çelebi ile Mihrî Hâtun iştihâr ediyordu" diye yazar; 911 (1505-06) yılında Şehzade Ahmed'in oğulları için yapılan sünnet düğününde kaside sunan Amasya şairlerini sayarken de "en şâyân-ı dikkat Mihrî Hâtun'du" der. İn'âmât defterindeki kayıtlar, Mihrî'nin II. Bayezid'e düzenli olarak kaside gönderdiğini ve 914 (1508) yılında divanını sunarak 3000 akçe aldığını gösterir. Son kayıt 917 (1512) tarihlidir; ölümü bundan sonraya düşer. Amasya'da dedesi Pîr İlyas'ın tekkesindeki hazireye gömülmüştür.

Hayatı ve tezkirelerdeki yeri Mihrî Hatun biyografisinde anlatılmış, divanındaki şiirler Edebiyat bölümündeki Mihrî Hatun başlığı altında tek tek, günümüz Türkçesiyle yayımlanmıştır. Divanın E. İ. Maştakova'nın 1967'de Moskova'da yaptığı tenkitli bir neşri ve Sabiha Gemici'nin 1990 tarihli doktora tezindeki yeni neşri vardır; sitedeki metinler ise Mehmet Arslan'ın dört yazma nüshayı karşılaştırarak hazırladığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının 2018'de e-kitap olarak yayımladığı neşre dayanır.

Hubbî Ayşe Hatun

Asıl adı Ayşe olan Hubbî Hatun, XVI. yüzyıl tezkirecilerinin kadın şairler arasında en üstün tuttuğu isimdir. Hayatının büyük kısmını İstanbul'da geçirmiştir; Amasya ile bağı soyuna dayanır. Kâtib Çelebi onu Amasyalı sayar, Hüsameddin de Beşiktaşlı Şeyh Yahyâ Efendi'nin ailesinden Amasyalı Yahyâ Efendi bin Abdurrahman Çelebi'nin kızı olarak tanıtır. II. Selim'in şehzadeliğinde hocası olan Şems Çelebi ile evlenmiş, Selim padişah olunca onun musahibesi olmuş, sarayda nüfuzlu bir kadın haline gelmiştir. Hüsameddin onu "âlime, fâzıla, şâire, edîbe" diye niteler ve ölümünü 999 (1590-91) olarak verir; Osmanlı Müellifleri 998 (1590) yılını kaydeder.

Kınalızâde, Hüsameddin'in de aktardığı maddesinde Hubbî'yi kadınlar arasında şiirle uğraşanların "evveli ve ercahı", yani ilki ve en üstünü, bu zümrenin gerçekte en şairi ve en fasihi sayar. Tezkirelere göre gazelleri, kasideleri ve mesnevileri vardır; üç bin beyti aşan Cemşîd ü Hurşîd mesnevisinden yalnız tezkirelerin naklettiği beyitler bilinir. Son yıllarda tanıtılan İmâdü'l-cihâd adlı eserdeki gazâ şiirleri de ona bağlanmıştır. Hüsameddin'in onuncu ciltteki bir kaydı, Hubbî'nin Amasya ile ilişkisini başka bir yönden gösterir: Şehzade Mustafa'nın kızı Râziye Hatun, 974 (1566) yılında II. Selim'in tahta çıkışında "musâhibesi Amasyalı Ayşe Hubbî Hâtun'un arz u şefâ'ati ile" annesiyle birlikte saraya kabul edilmiştir.

Hayatı Hubbî Ayşe Hatun biyografisinde, eserleri ve şiirleri Hubbî Hatun: Edebî Kişiliği, Eserleri ve Şiirleri yazısında ve Edebiyat bölümündeki Hubbî Hatun başlığı altında ele alınmıştır.

Şiirleri Bugüne Ulaşmayan Şairler

İğnecizâde Sâfiye Hatun

Sâfiye Hatun, Amasya'nın Halvetî şeyhleri ve âlimleri arasında öne çıkan İğnecizâde ailesindendir. Hüsameddin onu "Amasya ulemâ ve meşâyihinden Abdurrahman Efendi bin Şeyh Safiyüddîn Halvetî kızıdır" diye tanıtır. Dedesi Safiyüddîn Mûsâ Çelebi, Pîr Şerefeddîn Hamza Halvetî soyundan gelen, Şeyh Zekeriyâ Halvetî'nin sohbetinde yetişip zaviyesinin şeyhi olmuş bir zattır; Hüsameddin'e göre II. Bayezid Amasya'da vali iken ona büyük bir bağlılık duymuş, şeyh Saraçhane Camii'nde tefsir ve hadis okutmuş ve 893 (1488) yılında ölmüştür. Babası Abdurrahman Efendi de aynı kaynakta "meşâhîr-i ulemâdan" sayılır. Sâfiye, böylece şehrin ilim ve tasavvuf çevresinin içinde doğmuş bir kadındır.

Hüsameddin'in kaydına göre Sâfiye Hatun Gümüşlüzâde Muhyiddîn Çelebi ile evlenmiş, âlimlerden ders alıp terbiye görmüş ve "Mihrî Hâtun'un şiir ve inşâda tilmîzi", yani şiirde ve nesir yazımında Mihrî Hatun'un öğrencisi olmuştur. 945 (1538-39) yılından sonra ölmüş, "âlim, şâir, sûfî-meşreb" bir kadın olarak anılmıştır. Mihrî ile kurulan bu hoca-öğrenci ilişkisinin ailevi bir zemini olması muhtemeldir: Mihrî'nin dedesi sayılan Pîr İlyas Halvetî'nin zaviyesinde, Hüsameddin'in üçüncü cildine göre 903 (1497-98) yılında Gümüşlüzâde Pîr Muhyiddîn Mehmed Çelebi şeyh olmuştur. Bu zatın Sâfiye'nin kocası olup olmadığını kaynak söylemez; aynı adı taşımaları ve aynı aileden gelmeleri yalnız bir ihtimal olarak not edilebilir.

Sâfiye Hatun hakkındaki bilgi tek kaynaktan, Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nden gelir. Bu çalışmada başka bir kaynakta ona ait bir kayıt bulunamamıştır. Bir mahlas kullanıp kullanmadığı bilinmemektedir ve şiirlerine ulaşılamamıştır. Hüsameddin'in maddesi sitede Safiye Hâtun-İğnecizâde başlığıyla yer alır.

Râziye Hatun (Çelebi Kızı)

Râziye Hatun, Hüsameddin'in "Çelebi Kızı" diye ayırdığı Amasyalı bir kadındır. Mehmed Çelebi'nin kızıdır. "Molla Cürcân" diye tanınan Muhyiddîn Mehmed Efendi, 955 yılı Cemâziyelevvel ayında (1548) Amasya müftüsü olarak şehre gelince onunla evlenmiş, çift Hatuniye Mahallesi'ndeki bir evde oturmuştur. Hüsameddin onu "şâirât-ı nisâdan, gâyet afîf, edîb, dânişli bir kadın" diye niteler ve bu nitelikleri sayesinde Amasya valisi Şehzade Mustafa'nın musahibelerinden olduğunu yazar. Aynı kayda göre Râziye'nin ilk kocası ümeradan biriydi.

Râziye Hatun'un hayatındaki son belgeli olay, Şehzade Bayezid'in Amasya valiliğiyle ilgilidir. 965 (1558) yılının sonlarında Bayezid, kocası Molla Muhyiddîn Efendi'yi İcâdî Hayreddîn Efendi ile birlikte elçi olarak Kanuni Sultan Süleyman'ın yanına göndermiş, iki elçi bu yüzden Yedikule'de hapsedilmiştir. Kocası hapisteyken Râziye geniş ve gösterişli evini Amasya müftülerine vakfetmiş, bir süre sonra da ölmüştür. Hüsameddin evin daha sonra İydîzâde el-Hâc Mustafa Âkif Efendi'ye, onun soyundan Ürgübîzâde Ahmed Necîb Efendi'ye ve sonunda mülk olarak Çaycızâdelere geçtiğini de kaydeder.

Râziye Hatun'un şiirlerine ulaşılamamıştır; bir mahlas kullandığı da bilinmemektedir. Hakkındaki bilgi yalnız Hüsameddin'e dayanır; bu çalışmada başka bir kaynakta aynı kişiye ait bir kayıt bulunamamıştır. Maddesi sitede Râziye Hâtun-Çelebi Kızı başlığıyla okunabilir.

Ümmü Gülsüm Hatun (Şerîfe)

Listenin en geç tarihli adı Ümmü Gülsüm Hatun'dur. Hüsameddin'e göre Amasya nakîbü'l-eşrâf kaymakamı es-Seyyid Celâleddîn Mehmed Efendi'nin kızıdır; kendisine "Şerîfe Ümmü Hâtun" da denirdi. Emîr Paşa tekkesinin giderleri için para vakfetmiş ve 1059 (1649) yılında ölmüştür. Tarihçi onu "âlimât-ı nisâdan olup şâire, edîbe idi" diye niteler.

Ümmü Gülsüm Hatun'un şiirlerine ulaşılamamıştır. Kaynakta onun için verilen bilgi bu birkaç satırdan ibarettir ve başka bir kaynakta adına rastlanamamıştır. Hüsameddin'in aynı sayfada, Pîr Sunullah Halvetî'nin kızı ve Şeyh Zekeriyâ Halvetî'nin eşi olup halk arasında "Gülsün Ana" denilen başka bir Ümmü Gülsüm Hatun'u da kaydettiği unutulmamalıdır; o, âlime ve sâliha bir kadın olarak anılır, şair sayılmaz. Şerîfe Ümmü Gülsüm'ün maddesi sitede Ümmü Gülsüm Hâtun-Şerîfe başlığıyla yer alır.

Bir Rivayet: Harşeneli Hayzürân

Hüsameddin'in şair olarak andığı kadınların en eskisi, Abbâsî halifesi Mehdî'nin eşi, Mûsâ el-Hâdî ile Hârûnürreşîd'in annesi Hayzürân'dır. Tarihçi, Zehru'l-âdâb, Târih-i Baybars ve Ikdü'l-cümân gibi eserlere dayanarak onun Amasya'nın eski adı olan Harşene'den geldiğini ve bu yüzden "Hayzürânü'l-Harşeniyye" denildiğini yazar. Anlattığına göre Abbâsî kumandanı Mâlik bin Abdullah 144 (761-62) yılında Amasya'ya girip şehri yağmalarken kiliselerden birinde hizmet eden bu genç kızı esir almış, halife Mansûr'a sunmuş, Mansûr da onu oğlu Mehdî'ye vermiştir. Mehdî onu azat ederek evlenmiş, Hayzürân oğullarının halifeliği döneminde büyük bir nüfuz kazanmış, Mekke'de "Dâru'l-Hayzürân" diye bilinen yapıyı yaptırmış ve 173 (789) yılında Bağdat'ta ölmüştür.

Hüsameddin, Mustafa bin Hasan el-Antâkî'nin Nukûdü'l-lisân adlı eserinden de bir pasaj çevirir; Antâkî, "Harşene, Anadolu'da Amasya şehridir. Harun er-Reşîd'in validesi Hayzürân buradandır" dedikten sonra onu "gâyet âkile, müdebbire, sâliha, şâire, sahiyye", yani çok akıllı, tedbirli, dindar, şair ve cömert bir kadın olarak anar. Kasım Kırbıyık'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesi ise Hayzürân'ı Mehdî'nin "Yemen asıllı câriyesi" olarak tanıtır, adını "Hayzürân bint Atâ el-Cüreşiyye" diye verir ve kardeşi Gıtrîf'in Yemen'de bir Cüreşlinin yanında hizmetçi olduğunu kaydeder. Maddede Amasya ya da Harşene ile bir bağdan söz edilmez. Bu durumda Hayzürân'ın Amasyalılığı, Hüsameddin'in andığı kaynaklara dayanan ama yaygın kabul görmemiş bir rivayet olarak kalır.

Hüsameddin, Hayzürân'ın şairliğine örnek olarak Mehdî ile aralarında geçen manzum bir mektuplaşmayı aktarır. Hayzürân hacca gidip Mekke'de bir süre kalınca Mehdî ona özlemini anlatan beyitler göndermiş, Hayzürân da hemen cevap yazıp Bağdat'a dönmüştür. Tarihçi, Âsım Efendi'nin Kâmûs Tercümesi'nde Hayzürân'a yakıştırılan başka bir mısraı ise vezni bozuk ve fasih olmadığı gerekçesiyle reddeder ve aynı anekdotta Hârûnürreşîd'e yüklenen edepsiz cevabın onun gibi edip bir halifeye ait olamayacağını söyler. Maddenin tamamı sitede Hayzürânü'l-Harşeniyye başlığıyla yer alır.

Şiirlerinden Örnekler

Zeyneb, Mihrî ve Hubbî'nin bugüne ulaşan şiirleri kendi bölümlerinde yayımlandığı için burada tekrarlanmamıştır. Sâfiye, Râziye ve Ümmü Gülsüm Hatunların şiirlerinden bugüne bir örnek ulaşmamıştır. Bu bölümde yalnız Hüsameddin'in Hayzürân'a atfederek aktardığı Arapça kıta verilmiştir.

Hayzürân'a Atfedilen Cevap, Kıta: قد أتانا الذى وصفت من شوق

قد أتانا الذى وصفت من شوق
فكدنا وما قدرنا نطير
ليت أن الرياح يودين
إليكم ما قد يجن الضمير
لم أزل صبة إن كنت بعدى
فى سرور فدام ذاك السرور

Kıta, Mehdî'nin "Biz son derece sevinçliyiz, fakat sevincimiz ancak sizinle tamam olur" diye başlayan beyitlerine cevaptır. Eserin yeni baskısında editörlerin dipnotta verdiği çeviriye göre anlamı şöyledir: Özlem içinde anlattıkların bize ulaştı; az kalsın uçacaktık, ama gücümüz yetmedi. Keşke rüzgârlar gönülde saklı olanları size götürebilse. Benden ayrıyken sevinç içindeysen ben yine hasretle yanarım; o sevincin hep sürsün. Şiir, Mehdî'nin "rüzgârla uçmaya gücünüz yeterse uçun" diyen son beytini aynı imajla karşılar ve sevgiliye duyulan özlemi onun mutluluğu için dua ederek bağlar. Metin, Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nin dokuzuncu cildinde (e-kitap s. 154-155) Arap harfleriyle yer alır; e-kitabın metin sürümünde harfler ters sıralı çıktığı için burada sıraları düzeltilerek verilmiştir. Kıtanın Hayzürân'a aidiyeti Hüsameddin'in aktarımına dayanır; başka bir kaynakla karşılaştırılamamıştır.

Kronoloji

144 (761-62): Hüsameddin'e göre Abbâsî kumandanı Mâlik bin Abdullah Amasya'yı yağmalar ve Hayzürân'ı esir alır.

173 (789): Hayzürân Bağdat'ta ölür.

883 (1478-79): Hüsameddin'e göre Amasya'daki soruşturma ve fermanın ardından Zeyneb Hatun İstanbul'a gider.

889 (1484): Hüsameddin'e göre Zeyneb Hatun ölür (son dönem kaynaklarında 879/1474).

893 (1488): Sâfiye Hatun'un dedesi Şeyh Safiyüddîn Mûsâ Çelebi ölür.

903 (1497-98): Hüsameddin, Çeşmî Ahmed Çelebi ile Mihrî Hatun'un Amasya şairleri arasında şöhret bulduğunu kaydeder.

911 (1505-06): Şehzade Ahmed'in Amasya'daki sünnet düğününde Mihrî Hatun da kaside sunan şairler arasındadır.

914 (1508): Mihrî Hatun divanını II. Bayezid'e gönderir ve 3000 akçe ihsan alır.

917 (1512): Mihrî Hatun'a ait son in'âm kaydı.

945 (1538-39): Sâfiye Hatun bu tarihten sonra ölür.

955 (1548): Râziye Hatun'un kocası Molla Cürcân Muhyiddîn Mehmed Efendi Amasya müftüsü olur.

965 (1558): Molla Muhyiddîn Efendi, Şehzade Bayezid'in elçisi olarak Yedikule'de hapsedilir; Râziye Hatun evini Amasya müftülerine vakfeder.

974 (1566): Hubbî Hatun'un aracılığıyla Şehzade Mustafa'nın kızı Râziye Hatun saraya kabul edilir.

999 (1590-91): Hüsameddin'e göre Hubbî Ayşe Hatun ölür.

1059 (1649): Ümmü Gülsüm Hatun (Şerîfe) ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar